Anasayfa > Haftalık Yazılar > Demokratur'un Panzehri

Demokratur'un Panzehri

Ahmet İnsel

30 Ekim 2015

7 Haziran seçimlerinin kilidi, HDP’nin %10 barajını aşıp aşmayacağı sorusu idi. Aşmadığı takdirde, %45’in altına düşmüş olsa bile, Tayyip Erdoğan Partisi rahat bir meclis çoğunluğuna sahip olacaktı. 7 Haziran akşamı, hem HDP beklenenden daha büyük bir başarı kazandı, hem de AKP listeleri beklenenden biraz daha düşük oy aldı. Bu ikili gelişme, sadece Erdoğan’ın başkanlık rejimi hayallerine büyük bir darbe vurmakla kalmadı. Ona, hukuki olmasa da, fiili olarak başkanlık yapma olanağı verecek şekilde, AKP’nin zayıf bir meclis çoğunluğuna dayanarak iktidarda tek başına kalmasına da izin vermedi. 7 Haziran, Tayyip Erdoğan’ın siyasal tahakküm arzusuna giderek bütünüyle teslim olmuş, Erdoğan Partisi’ne dönüşmüş olan AKP’nin siyasal varlığı açısından dönüm noktasıydı. Aynı zamanda HDP’nin başarısıyla birlikte, Türkiye siyasal yaşamında yeni bir demokratik damarın siyasal alanın önünde yerini alması, varlığıyla asli siyasal gidişatı belirler hale gelmesini muştuluyordu.

HDP’nin seçim başarısı, Türkiye’de yeni bir demokratik toplumsal dönüşüm dalgasının nereden yükselmeye başladığını gösterdi. Ama aynı zamanda, 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmeyen, seçimin tekrarlanması için elinden geleni ardına koymayan Tayyip Erdoğan’ın ve onun etrafında kenetlenmiş zümrenin de demokrasiyi artık sadece “demokratur” olarak algıladıkları tescil ediliyordu.

Rusya’da, Putin rejimini tarif etmek için Rusların kullandığı, “demokrati” ve “diktatur” kelimelerinin birleştirilmesiyle üretilmiş bu kavramı, ilginçtir Türkiye’de Necmettin Erbakan, 2009’da yaptığı bir konuşmada Türkiye’de yürürlükte olan rejimi tanımlamak için kullanmıştı: “Demokratur, halkın iradesinin tecellisi değil, halkın idareye alet edilmesidir. Uygulama başka, Anayasa’da yazanlar başka…” diyordu Erbakan. Ardından 2010 Haziran’ında yaptığı bir konuşmada bu kelimeyi Müslüman ülkelerin çoğunda yürürlükte olan rejimleri tanımlamak için yeniden kullanmıştı. “Demokratur”un Siyonizmin Müslüman ülkelere oynattığı bir oyun olduğunu belirtmeyi elbette ihmal etmeyerek, durumu şöyle tanımlamıştı: “Siz seçtiniz diyor. Televizyonlar senin elinde, gazeteler senin elinde, paralar senin elinde, meydanlar senin elinde, anketler senin elinde, çocuk mu aldatıyorsun ya!” Bugün Türkiye’de medyanın, yargının, polisin, kamu kurum ve kuruluşlarının kimin elinde olduğuna bakarak, elden kaçanlara nasıl el konduğunu dikkate alarak, Erdoğan iktidarı için aynı değerlendirmeyi yapar mıydı Erbakan? Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’da yer almayan, hatta yazılanın tam tersi yönde yetki kullanmasını nasıl değerlendirirdi? Bilmiyoruz. Ama seçim sonuçları, AKP seçmen kitlesinin, Refah Partisi’ne yıllarca oy vermiş olanlar başta olmak üzere, bu değerlendirmelere kulaklarının bütünüyle kapalı olduğunu gösteriyor.

2014 Ağustos’undan itibaren, halkoyuyla seçilmiş olma niteliğine dayanarak Tayyip Erdoğan’ın Türkiye siyasal yaşamına dayattığı ve kendi ifadesiyle “fiili yönetim” olarak tanımladığı olgunun bir “demokratur” olduğu, 7 Haziran sonrası tescil oldu. Bu sefer halkın çoğunluğu Şef’in partisine meclis çoğunluğu vermediği için toplum cezalandırıldı, “ben ya da kaos” tehdidi açıkça dile getirildi ve resmen ilan edilmemiş bir olağanüstü hal rejimi fiilen uygulanmaya başlandı. “Milli irade”nin sadece AKP, daha doğru bir ifadeyle Erdoğan seçmenini kapsadığı daha açık görüldü.

1 Kasım gecesi ortaya çıkacak seçim sonuçları, Putinizm’in Türkiye versiyonu olma konusunda elindeki anayasal olanaklar haldeki durumda sınırlı olduğu için, tahakküm stratejisini seçim tekrarıyla yürütmeye çalışan kişinin iradesine toplumun yüzde kaçının rıza gösterdiğini ölçecek. Kamuoyu yoklamaları bu rızanın oranının seçmen topluluğunun yarısına ulaşmadığını ama seçmenlerin %40 ve %45’ini oluşturan bir kesimin demokratur sireninin sesinin çağrısına alakasız olmadığını gösteriyor. Bu azımsanacak bir oran değil.

Bu veri, Türkiye’de otoritarizmin sadece yukardan dayatılan bir süreç olmadığını, toplumun tabanından da yukarıya doğru yükselen bir otoriter yönetim talebi olduğunu gösteriyor. İstikrar saplantısı bu beklentiyi açıklamak için gerekli ama yeterli değil. Türkiye’de aşırı milliyetçi veya İslamcı kimlikli otoriter muhafazakâr partilere oy verme eğiliminde olan ve seçmen topluluğunun neredeyse %60’ına varan bir topluluk var. Otoritarizmin tabandan tavana yükselmesini açıklayan etmenlerin başında bu geliyor. 1 Kasım seçimlerinde de bu oranın üç aşağı beş yukarı değişmemesi, bu alanın iki partisi (AKP ve MHP) içinde oy kaymalarının olması güçlü bir olasılık. Erdoğan Partisi’nin geri dönülmez düşüşünün başladığına işaret edecek ve bir ayrışmaya yol açacak yeni bir oy oranı kaybı ihtimali, 1 Kasım seçimleri arifesinde zayıf olsa da var elbette.

Buna karşılık, bugün her durumda, bu muhafazakâr otoritarizmin, yerli bir demokratur rejiminin yerleşmesine karşı direnç hattını parlamenter siyasal arenada HDP ile CHP temsil ediyor. HDP’nin 1 Kasım’da da 7 Haziran başarısını tekrarlaması, bu siyasal hareketin artık Türkiye’de kalıcı olarak yerini aldığını gösterecek. CHP’yi de daha tutarlı ve güçlü bir demokrasi hattına çeken, çekmeye devam edecek olan bu gelişim, önümüzdeki dönemde demokrasi ve özgürlükler açısından umutlu olmaya devam edeceğimiz en önemli gelişme olacaktır. HDP’nin başarısının devamı, Erdoğan’ın tahakküm emellerini frenlemenin, bu gidişata çomak sokmanın ötesinde, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye toplumuna giden yolun tahkim edilmesi olacaktır. AKP, 1 Kasım seçimlerinden “ben ya da kaos” tehdidiyle ittire kaktıra cılız bir parlamenter çoğunluk elde ederek çıksa bile, artık karşısında olgunluğunu ispat etmiş, mücadeleci bir demokrasi cephesi bulacaktır.

Bundan böyle HDP, Türkiye toplumunun demokratik olgunluk ve irade barometresidir. Demokratur saplantısının panzehridir.