Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yeni Muhafazakâr Nesiller ve Kültür

Yeni Muhafazakâr Nesiller ve Kültür

Barış Özkul

22 Kasım 2015

Yeni muhafazakâr nesillerin Türkiye’yi demokratikleştirdiğini söylemek bir süredir revaçta. Bunu özellikle siyasal İslâm’ın icraatını seküler lûgatle meşrulaştırmayı vazife bilenlerden işitiyoruz. Açıkça amigoluk yapmak; “sayısal çoğunluk kimdeyse o haklıdır”, “Hatice'ye değil neticeye bakacaksın” demek işlerine gelmediği için mugalatanın türlü çeşidini sosyolojik analiz olarak sunuyorlar.

Oysa yeni muhafazakâr nesiller Türkiye’yi demokratikleştirmek şöyle dursun eski muhafazakâr nesilleri mumla aratacak bir kültürel seviyeye gerilemiş durumdalar. Düşük nitelikte eşitlenmenin demokratikleşme olarak anlatıldığı bir dönemde olduğumuz için muhafazakârlıkla kültür arasındaki ilişkiyi yeni baştan tartışmak gerekiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar bana göre muhafazakâr bir entelektüeldi. Farkı hem Batı hem de Doğu kültürünü derinlemesine bilmesi, medeniyet adını verdiğimiz kültürel mirası bir bütün olarak kavrama/kavratma kaygısını sonuna kadar korumasıydı. Cemil Meriç öyleydi; Nurettin Topçu kısmen öyleydi. Muhafazakârlık, hakkı verildiğinde, bir siyasal konumdan ibaret değildir, estetik-kültürel değerlerin muhafazası anlamına da gelir.

AKP döneminin yeni muhafazakâr nesilleri, şimdilik, kin ve nefret kültürünü muhafaza etmekte kararlılar. 

Yakın zamanda Cins diye bir kültür dergisi çıkmaya başladı. Derginin yayın yönetmeni Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, T24’e verdiği mülakatta “kültürel iktidara kafa tutmaya” geldiklerini; dertlerinin “Kemalist beyazların oluşturduğu kültürel iktidarla mücadele etmek” olduğunu açıkladı. 

Kuşkusuz Kemalistlerin veya başkalarının kültürel iktidarıyla mücadele etmek kendilerinin bileceği iştir. Ama o hedefe hangi stratejilerle varmaya çalıştıklarına bakıldığında görünen manzara yürek burkucu.

Derginin ön kapağında “aylık hafif zırhlı dergi” ibaresi yer alıyor. Demek ki kültürel mücadele, militarist araçlarla yürütülecek. Kasım sayısına militarizmin, onunla birlikte anti-Semitizm’in, faşizmin ve seksizmin kültürel cephaneliğinde ne var ne yoksa sığdırılmış. Bir örnekle anlatayım.

***

Selahattin Yusuf, “Sizi Severek Türkiye’yi Sevmenin Bir Yolu Yok” başlıklı yazısında seküler kesime sesleniyor:

“Kafkaesk anlamda “Yahudice” aşağılanmışlığınızın tedavisini “Baba”yı da aşağılamakta buldunuz. Bulamadınız yani. Sizin tedaviniz “Baba”nın kan davalılarına yaltaklanma sahneleriyle doldu taştı. O davalılarla işbirlikleriyle, onlardan korunma talepleriyle, onlardan sonu gelmez iç güveysi olma talepleriyle acıklı bir hikâyeye dönüştü.”


Olmadık teşbihlerle dolu bu plastik üslûbun analizini bir kenara bırakıp Yusuf’un derdini anlamaya çalışalım. “Sonu gelmez iç güveysi olma talepleri”nden bahsettiğine göre Batı’yla kurulduğunu varsaydığı bir “kapılanma” ilişkisinden rahatsızlık duyuyor olmalı. Batı’ya çok öfkeli ama aynı zamanda Batı kültürüyle gerilimli ve kompleksli bir ilişkisi var. Diline doladığı kelimelerin menşei Osmanlı kültürü falan değil. Anti-Semitizm’in dibine vurarak “Kafkaesk anlamda “Yahudice” aşağılanmışlığınız” gibi laflar ederken aslında seküler bir lûgat paralıyor.

Kin kusmak üzere zihninde yarattığı, gerçeklikle ilişkisi olmayan “seküler aydın” karikatürü şu:

“Beyaz bir eldivenle okşandınız ve bu sizi daha da içinden çıkılmaz bir kibir kuyusuna sürükledi. O veciz ifadeleriniz, o “aydın” gururunuz çelişki mermileriyle delik deşik olmuş bir bayrak gibi komik ve hazin artık… Baba evinin yoksulluğundan, mağdurluğundan utanan evlatlar gibi çiğleştiniz, kabalaştınız.”

Hafif zırhlı kültür dergisinin silâhşoru olarak “çelişki mermileriyle delik deşik olmuş bayrak” gibi absürt benzetmeler yaparken baba evinde olmanın, babadan yana olmanın (bu baba kim olabilir?) kıvancını yaşıyor Yusuf. Ergenliğinde babalarıyla itişmeyen çocukların bir kısmı sonradan kişilik kazanmakta zorlanırlar. Toplumlar da böyledir. Ama Yusuf, baba evinde olmaktan mutlu ve safını babadan yana belirlediği için düşmanlaştırdığı kesime kadınsı özellikler atfediyor:

“Edalarınızda işvelerinizde fark edildiğinin farkına varmış kenar mahalle dilberlerinin havası var… Nefretiniz tıraş edildi, önünüz iliklendi… Ülkenin şuuruna bir bekâret kemeri gibi giydirilmiş sahte sekülerliğin, beyaz eldivenden başka bir şey olmayan kalp sekülerliğin hizmetine girmek için fırsatı değerlendiriyorsunuz sadece… Batılı beyazlardan bir parça itibar ekmeği dilenmek için tefeci sermaye oligarşisinin alacakaranlığına el uzattınız.”

IŞİD, Paris saldırısından sonraki açıklamasında Paris’i “fuhuşun ve sapkınlığın başkenti” olarak tanımlarken Bataclan Konser Salonu’na “bir sapıklık partisi” düzenlendiği sırada saldırıldığını açıkladı. Zihniyet tanıdık ve siyasal İslâm bununla hesaplaşmaya yanaşmıyor.

***
Selahattin Yusuf’un nefretinden nasiplenmeyen kimse yok. Anti-kapitalist Müslümanlar, Gezi’yi destekledikleri için kabahatliler:

“Sizi sevsinler diye o parkta, elden düşme bir “happening” coşkusuyla namaz kıldınız. Küçük burjuva şiddeti o parkta bir ay boyunca günahlarından temizlendi. Sizler o koca günah çıkarma kafesinde biriken kiri kendi derme çatma teolojinize taşımak için yırtındınız.”


Tekrarlayan bir örüntü, bir kompleks her köşeden baş gösteriyor. Arada Yusuf’un İngilizce bildiğini anlıyoruz; “happening”, “teoloji” gibi kelimelerle bunu göstermek istiyor. “Küçük burjuva” şiddetinden bahsettiğine göre Marksizm’den de haberdar. Ama kültür teorisi yaptığını zannederken kendi kompleksleriyle kavga ettiğinin farkında değil.

Bu kompleks meselesi önemli. Bir kültürel kimlik olarak Batı karşısında duyulan öfke, nefret ve hayranlık karışımı duygular Batı’yı tanımamaktan, iyi ve kötü özelliklerini ayırt edememekten ileri gelen bir anti-entelektüalizme, bir tahsil düşmanlığına açılıyor aynı zamanda. Boko Haram’ın kelime anlamı “tahsil haram/Batı alfabesi haram”. Meseleyi bir dışlanma/entegrasyon/intibak sorununa indirgemek zor sorulardan kaçmak dışında bir anlam taşımıyor. IŞİD’in Palmira’yı yağmalaması, Ortadoğu’da herhangi bir dışlanma ilişkisine maruz kalmadığı Ezidilerin fiziksel-kültürel varlığına eziyet etmesi İslâmiyetdışı gerekçelere sığınarak açıklanacak sorunlar değil. Belli bir İslâm ideolojisi bu tür vandallıklara doğrudan cevaz verdiği için sağduyulu Müslümanların hesaplaşması gereken bir zihniyet sorunu var ortada.

Bahsettiğim zihniyet, Türkiye’de de oldukça yaygın. Selahattin Yusuf, düşmanlaştırdığı kesimin eli kalem tutan fertlerine karşı daha bir öfkeli:

“Kilolarca kitap, metrelerce makale yazdınız. Teslim bayrağından başka bir şey olmayan “Devrim” bayrağını Belfast’tan Norveç fiyortlarına, New York’tan Kuala Lumpur’a kadar Troçki edalarıyla dolaştırdınız. Konferanslarla donattınız yeryüzünü (…) Ezilmiş, çocuk felci geçirmiş tutarlılığınız o kadar kötü durumdaydı ki [Yusuf’un öfkesinden çocuk felci geçirenler de nasipleniyor] (…) kaç milyon aydın doğan lejyoneriniz, kaç milyon greenpeace’ciniz, kaç milyon cem boyner’iniz, koç’unuz, eczacıbaşınız, bienaliniz, sinemanız, festivaliniz… olursa olsun giymeyeceğiz o gömleği sırtımıza!”

Norveç fiyortlarından “aydın doğan lejyonerleri”ne uzanan bu mantık akışını takip etmek, aradaki boşlukları doldurmak kolay değil. Ama zaten sorun mantık veya muhakeme sorunu değil. Yusuf, kompleksleriyle ne yapacağını bilemediğinden öfkesine hâkim olamayan bir toplumsal tipi temsil ediyor. Yer yer dürüst olduğu bile söylenebilir. Ruh halini elevermekten kaçınmıyor: “Peki, ama yalnızca egzotik meyve tabakları başlarınızın üzerinde, Hindistan genel valisinin sıralı lejyon alayları arasından, sizin için açılan meydana doğru ilerlediğiniz hissini neden bastıramıyorum içimde ben.”

O hissin neden bastırılamadığı bilinmez ama yeni muhafazakâr nesillerin “demokrasi” kültürünün seviyesi bu. Temenni edilir ki bizim görmediğimiz bir yerlerde, sayısal çoğunluğa ve güce tapmak, düşük nitelikte eşitlenmek yerine Türkiye toplumunu gerçekten demokratikleştirecek muhafazakâr nesiller de yetişiyordur.


Alıntılar Cins Dergisi'nin Kasım sayısından, s. 6-7.