Anasayfa > Haftalık Yazılar > Sağın Yükselişinde Sosyal-liberal Solun Sorumluluğu

Sağın Yükselişinde Sosyal-liberal Solun Sorumluluğu

Ahmet İnsel

20 Aralık 2015

Gelişmiş kapitalist ülkelerin bir kısmında faşizan sağın yükselişi devam ederken, bunun nedenlerini bulmaya çalışan analizler de hızla artıyor. Bunların arasında Fransa’da Milli Cephe türü hareketleri olumlayan, bu hareketleri güvensizliğin arttığı ortamda halkın güçlü bir milli/yerli duruş sergileyenlere teveccüh göstermesi olarak değerlendiren aşırı sağ yardakçısı analizleri bir kenara bırakalım. Soruyu neden halk kesimleri –hepsi değil ama anlamlı bir kesimi– ve neden gençler –Milli Cephe’ye oy verme eğilimi Fransa’da gençlerde yaşlılardan çok daha yüksek–, faşizan sağ hareketlere oy veriyor olarak sorunca, ortaya çıkan yanıtlar solda yer alan partilerin hem ideolojik hem sınıfsal dönüşümlerinin bunda büyük payı olduğunu gösteriyor.

 

Fransa’da iktidardaki sol, asgari ücretle veya bunun biraz üstünde çalışan emekçileri, iş güvencesinin olmadığı bir işten diğerine atlayarak hayata tutunmaya çalışan genç kadın ve erkekleri, yaşı geçkince olduğu için işverenlerin yüzüne kapıyı kapadığı işsizleri anlamadığını, halen “sosyalist” hükümetin Maliye Bakanı olan zatın ağzından açıkça ifade etti: “İşsiz olsaydım, dedi Emmanuel Macron, her şeyi başkalarından beklemez, önce kendim mücadele etmeye çalışırdım.” İşsizleri tembellik veya kurumsal dilencilikle suçlamanın “modern”sol versiyonu bu! Sadece o olsa, gene neyse. Sosyalist hükümetin çalışma bakanı, iş akdinin bir itaat ilişkisi yaratmadığını iddia ederken, bir yüzyıllık emek mücadelesinin iş hukukundaki en önemli kazanımlarından birini inkâr etti. Örnekleri çoğaltmak mümkün: İstihdamın esnekleştirilmesi adına haftasonu tatili kavramının kaldırılması veya istisnaların yaygın ve olağan hale getirilmesi, düzensiz işte çalışmanın normalleştirilmesini sağlayan düzenlemelerin savunulması... Fransa’da iktidarda tarihsel anlamıyla sosyalist veya sosyal-demokrat bir parti değil, sosyal liberal bir parti var. Bunu bazıları “modern” sol olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Fransız sosyolog Louis Maurin’in haklı olarak belirttiği gibi (Le Monde, 9 Aralık 2015), emekçilerin dünyasına tamamen yabancılaşan bu “modern” sola, emekçiler ve daha genel anlamda halk kesimleri de haliyle yabancılaşıyor ve ya sandığa gitmeyerek ya da Milli Cephe’ye oy vererek bu “modern” sola yanıt veriyorlar.

Bugün Milli Cephe’nin Fransa’da art arda gelen seçim başarılarını sadece yabancı endişesi ve buna bağlı olarak artan yabancı düşmanlığıyla izah etmekle yetinmek, sadece sorunun dışa vurulma biçimine bakıp, esas nedeni görmemek, ya da görmeyi istememek demektir. Fransa’da elbette yabancı korkusu var ama yabancılar nüfusun %7’sinden daha azlar. Müslüman fobisi elbette var ama Müslümanların oranı yabancıların oranından da daha düşük. Yabancı ve Müslüman korkusu ve buna karşı gösterilen tepki, çok daha derin, yapısal bir sosyo-ekonomik endişenin ve siyasal bunalımın en kolay, “en anlaşılır” dışavurum aracı bugün. İktidardaki “modern” sol ise, eşitlik sözcüğünü ağzından düşürmeden, siyasette, iktisadi yaşamda, devlet yönetiminde yönetenler ile yönetilenler arasındaki temel eşitsizliği, katı hiyerarşiyi görmezden geliyor. Daha doğrusu başka eşitlik göstergelerine sürekli dikkat çekip, bu temel eşitsizliği halının altına süpürüyor. Bugün “modern” solun veya sosyal liberalizmin eşitlik radarında siyasal temsiliyette kadın-erkek eşitliği var. Farklı etnik veya cinsel kimliklere sahip kişilerin siyasal temsilde yer almalarına dayalı temsil eşitliği var. Bunlar elbette eşitlik mücadelesinin önemli ve vazgeçilmez alanları. Buna karşılık bütün siyasal ve iktisadi yaşamı ilgilendiren yöneten-yönetilen eşitsizliği yok gündemde. Çünkü “modern” sol artık kendini yönetenler sınıfında görüyor. Ve gelir dağılımı eşitsizliğine karşı aktif biçimde mücadele etmek yerine, liberalizmin ana ilkelerinden biri olan “fırsat eşitliği”ni savunmakla yetiniyor. Eşitsizliğe karşı iktidarda doğrudan mücadele vermek yerine, neoliberalizmin yönetişim ilkesi uyarınca, “şirketlerin sosyal sorumlulukları”na çağrıda bulunuyor. Sosyal demokrasinin alametifarikası olan emekle sermayenin örgütlü uzlaşması yöntemlerini de artık arkaik bulup, terk ederken, yerine sermayenin “çıkarı gereği” emeğe himmet etmesini savunuyor. 

Louis Maurin, Fransa’da Sosyalist Parti’nin temsilcisi olduğu “modern” solun iktisadi liberalizminin sosyal sonuçlarını kültürel liberalizmle telafi etme çabasına işaret ederken, bunu şu çarpıcı formülle özetliyor: eşcinsel evliliği + istihdamın esnekleştirilmesi. Elbette gerçeği karikatürleştiren bir formül bu ama bir özgürlük hakkını savunurken (eşcinsel evliliği), bir yeni tahakküm kapısını ardına kadar açmanın çelişkisini özetliyor. “Modern” sol, ikisadi ve sosyal sistemin daha adil, daha eşit olmasını talep edenleri ise, geçmişten kalan tabulara bağımlı kalmış arkaik “eşitlikçiler” olarak değersizleştirmeye çalışıyor. Çünkü, Maurin’in haklı olarak belirttiği gibi, işçi sınıfının ondan uzaklaşmasını bu sınıfın eldekini kaybetmekten korktuğu için muhafazakârlaşmasına bağlayan bu “modern” sol, aslında varlıklı üst sınıflarla orta sınıfın üst kesiminin ittifakını gerçekleştirmeyi hedefliyor. Ama Fransa’da çalışanların yarısı hâlâ işçi veya büro emekçisi konumunda. “Modern sol”un gözünü diktikleri ise nüfusun en fazla yüzde yirmisini oluşturuyor.

Solda sadece “modern” sol yok. Küçüle küçüle folklorik bir unsur olmaya başlayan Komünist Parti var. Çeşitli radikal sol akımlar var. Sosyalist Parti’nin solunda yer alan bu parti ve hareketler bir gelecek tasarımının sözcüsü olma kapasitelerini yitirmiş durumdalar. “Faşizme geçit yok!” diye haykırıp, kapitalizm ve küreselleşme üzerine iri iri laflar ederek, demagojiyi ustalıkla kullanan Milli Cephe hatiplerine halk kesimlerinin yüzünü çevirmekten vazgeçeceklerini beklemek safdillik olur. Komünist Parti dahil, düştükleri marjinal konum, sosyal liberalleri de daha fazla sağa kaymaya, sağın temalarından seçmen devşirmeye çalışmaya itiyor. Bu ise merkez sağı aşırı sağın alanına daha fazla girmeye teşvik ediyor. Yeşiller ise, halk kesimleri nezdinde, kendi yaşam kalitelerini korumayı her şeyden önemli gören bohem burjuvalar imajını üzerlerinden atamamış haldeler. Sonuç: Fransa’da son seçimler, iki kutuplu siyasal yapının, birbiriyle aşağı yukarı eş ağırlıkta olan aşırı milliyetçi/faşizan sağ, geleneksel sağ ve solun bütün akımları olmak üzere üç kutuplu hale geldiğini gösterdi. Siyasal alanın ağırlık merkezi iyice sağa kaydı.   

İktidardaki sağ ve iktidardaki sol arasındaki fark yok denecek kadar azalırken, geleneksel partiler simgeler üzerinden aralarında fark yaratmaya çalışıyorlar. Böylece siyasal alanın enerjisini, aşırı-merkez, bir karadelik gibi yutuyor. Siyasal çatışmanın, çarpışmanın yerini teknokratların, elitlerin, kurumların “makul olan” olarak tespit ettikleri etrafında uzlaşmanın aldığı, yumuşak bir konsensüsün yüceltildiği, böylece uygulanan politikaların alternafinin olmadığının ilan edildiği bir hükmetme tarzına karşı halk kesimlerinin giderek büyüyen kısmı verdikleri oyla, ya da sandığa gitmeyerek malum el-kol işaretlerini yapıyor. Otuz yıl önce Fransa’da Komünist Parti’nin karşıladığı halk hatibi işlevini, faşizan bir demagoji içinde şimdi Milli Cephe sözcüleri yerine getiriyorlar. Sanki bir yüzyıl önce İtalya’da yaşanan faşizmin yükselişi, yeni dönemin yeni koşullarında yeniden olgunlaşıyor. 

Kanada’lı siyaset felsefecisi Alain Deneault, Ekim ayında Quebec’te yayımlanan Vasatokrasi (Médiocratie) başlıklı kitabında, yönetişim olarak sunulan yeni iktidar pratiğinin vasatın egemenliği olarak adlandırdığı gelişmenin siyasetteki izdüşümü olduğunu belirtiyor. Siyasal eylemin yeni işletmecilik kitaplarında övülen “sorun çözümüne”, yani haldeki bir sorun için o hal içinde bir çözüm bulmaya indirgenmesini eleştiriyor. Deneault’ya göre, vasat olmak liyakatsız olmak demek değil. Haldeki durumu sorgulamayacak ama onun kısa vadeli sorunlarına çözümler bulacak ortalama bir liyakat sahibi olmak demek. Eleştirel düşüncenin değil, “oyunu kuralına göre oynayan” düşüncenin makbul olduğu bir durum bu. 

Fransa’da Milli Cephe’nin seçmenlerin yüzde otuzunun oy verdiği bir parti haline gelmesinin arkasında da büyük ölçüde “modern” solun oyunu kuralına göre oynama ilkesine teslim olması yatıyor. Aşırı milliyetçi/faşizan sağ partilerin yükselmediği veya bu yükselişin çok sınırlı kaldığı ülkelerde ise (şimdilik mi diye sorulabilir elbette), solun halk kesimlerini harekete geçirmeye devam ettiğini ve bunu tam da oyunun kurallarını değiştirme sloganı ve pratikleriyle yaptıklarını görüyoruz. 

Bugün Fransa’da Milli Cephe’nin yükselişini, sadece yabancı korkusu ile izah etmekle yetinmek, Milli Cephe’nin tam da istediği şeyi yapmak demek olur. Milli Cephe’ye karşı mücadele, oyunu kurallarına göre oynamaya devam ederek kendi yönetici konumlarını korumaya çalışanlara karşı da mücadele ile birlikte verilirse başarılı olabilir ancak. Bu da solda olmanın anlamının üniversitelerin “kültürel çalışmalar” bölümlerinde sadece veya ağırlıklı olarak aranmaması, yöneten-yönetilen ilişkisinin, elitlerin iktidar tekelinin, iktisadi tahakkümün, gelir ve servet eşitsizliğinin çözülmesi gereken asli sorunlar olarak kabul edilmesi demek. “Modern” solun arkaik bulup, bir kenara bıraktığı bu mücadele alanlarını, faşizan bir demagojiye teslim etmemek olarak da bunu tanımlayabiliriz.