Çaresizlik

Derviş Aydın Akkoç

27 Aralık 2015

Bu topraklarda yaşıyor ve umutsuzca yaşlanıyor olmanın bir tanımı olmalı. Kürdistan’ı boydan boya kat eden haksızlıkların, çoluk çocukla yerinden yurdundan edilmelerin, daha da korkunç olanıysa sokak ortasındaki o genç-yaşlı ölümlerinin bir adı olmalı. Nedir bunlar? Neden bir an bile olsa kesilmiyor? Savaş mı? Terörle mücadele mi? Hendek siyaseti mi? Özerklik mi? İç savaş mı? İnadına barış mı? Müzakere mi? Her neyse de epey pahalıya mal oluyor bütün bu kelimeler! 

Yaşanılanlar kesinlikle bir “kaos” değil, daha ziyade çekiciliğini muhafaza eden bir “düzen” var karşımızda: Devlet canavarının o bir türlü bölünmeyen, devredilmeyen, asla tartışılamayan kutsal düzeni. Bu kanlı düzen bir mezbahaya çevirdi tarih denilen şeyi de. Tarihi bile kesip doğradı hatta. Bu diyarlarda geçmiş yoktur. Gelecek de yoktur. Asık suratlı, “domuz enseli”, uzun ve kalın bir şimdiki zaman vardır sadece. Bürokratların, devlet adamlarının, askerlerin, patronların, medya soytarılarının, Koltés’in lafıyla “örgütlü pezevenklerin” şimdiki zamanıdır bu da. 

Öldürmenin yahut hayatta bırakmanın, demek Tanrı rolünü oynamanın dünyevi Yasalarla garanti altına alındığı bu düzende kelimeler de birer savaş aracıdır. Kelimelerin tanklı tüfekli savaşlarından yenik çıkansa her defasında “hayat” oluyor tabii. Yeni “örgütlü pezevenkler,” nihayet hayatın hakkından geldiler; toplumun büyük bir çoğunluğu açısından hayatta kalmayı, öldürülmemeyi bir mucize haline getirdiler. Sabaha sağ çıkılıyorsa talih yüze gülmüştür. Rejimle arası açık Kürtlere özel bir haksızlığı değil, düpedüz ve doğrudan bir haksızlığı reva görmeleri kimyaları gereğidir. Güvenlik zırvalıklarını kesinlikle ama kesinlikle cinayet işleme kudretlerinden alıyorlar! Her türlü araca ve desteğe de sahipler üstelik. 

Müdanasızca öldürüyorlar, gaddarca doğruyorlar, cenazelere leş muamelesi çekip yerlerde sürüklüyorlar, fiyakalı yalanlar söylüyorlar, unutturarak geçiştirmenin bin türlü yolunu biliyorlar. Ola ki burunlarından tek bir kıl koparılırsa da ortalığı ayağa kaldırıyorlar: Otorite kayboldu, asayiş dağıldı, kamu huzuru perişan oldu. “Temizlik” diyerek daha da azgınlaşıyor, sağa sola saldırıyorlar. Temizlediklerini iddia ettikleri varlıklar da hamam böceklerinden farksızdır. Nitekim bu korkunç makine bir devlet değil, bir böcek ilaçlama şirketidir aslında! 

Temizlik adı altında evleri, çeşmeleri, sokakları, minareleri, camileri delik deşik ediyorlar. Kamu hoparlörlerinden bilmem kaç sayılı kanun gereği anonslar yayıyorlar; devletin cırlak soğuk, hırıltılı bozuk sesi hayatın kuytularına kadar sızıyor. Sokakları yasaklıyorlar. İnsanları aç susuz zorla evlere hapsediyorlar. Can telaşına düşenler ucuz valizlerini sürükleyerek peşleri sıra, kafileler halinde kentlerini terk ediyorlar. Köyler değil, kentler boşaltılıyor artık. Nereye? Neresi olursa oraya! Sırf hayatta kalmak için! Ama cesetler sokak ortalarında kalakalıyor yahut derin dondurucularda çürüyüp kokmaya başlıyor. Kükürt, barut ve kan kokusu kaplıyor kentleri. Top atışlarından tahta çerçeveli pencereler patlıyor, derme çatma haneler temellerinden zangırdıyor. Parçalanmış cenazeleri yıkayan imamlar çıldırma noktasına geliyor. Yarattıkları mezbahaya taze cesetler istiflerken kimseye hesap vermiyorlar. Sapıkça bir korku salıyorlar tebaanın üzerine. Kaldı ki, hukuk hileleriyle meşrulaştırdıkları sistematik şiddet de ahlaken cevaz buluyor; toplumun kimi kesimleri tarafından... 

***
Olup bitenlere “şahit olmak” da başka bir dert. Bir savaşı uzaktan takip etmenin adı utanç değil, olsa olsa çaresizliktir. Utanç harekete geçirir. Çaresizlikse donduruyor, yerinden kımıldatmıyor. Takatsizlik müşterek bir yazgıya dönüşüyor. Umutsuzluklar başköşeye kuruluyor. Neredeyse hiçbir şeye ses çıkarılamıyor. Çıkarılsa bile işitecek kulaklar iktidar şehvetinden sağır vaziyette. İlle de konuşmak mı? Niçin, dahası kan bulaşmamış hangi kelimelerle? Konuşmaktansa göğüsten kopup fırlayacak bir bağırma, bir çığlık belki de… Dünyaya çeki düzen vermek için değil, çaresizliğin saçmalığını yatıştırmak için de değil, dalga dalga yayılan Kötülüğün karşısına azıcık da olsa çıkmak için bağırmak...

***

Teoriler yahut siyasi analizler bir yana ama Hz. Muhammed’in sözündeki en geri pozisyona çekildik cemiyet olarak: “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle, gücünüz yetmez ise dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalbinizle buğz (lanetleyiniz) ediniz. Bu da imanın en zayıf noktasıdır.” Ölümler, sürgünler, haksızlıklar, eşitsizlikler karşısında el kol bağlı. Dilse çoktan kesildi zaten. Hayatın yeniden toparlanacağına dair iyice zayıflayan solgun imanlarla kalben buğz etme makamına geçildi sanki: Siyaseten sıfırdan bir önceki aşama. Bu trajikomik makamdan sonrası da bireysel ve kolektif sorumlulukların omuzlardan atıldığı bir cinnet makamı olsa gerek. Uygundur.