İhtimal

Derviş Aydın Akkoç

24 Ocak 2016

Her ne kadar kabulü zor olsa da, insan belki de “doğası” icabı düpedüz kötüdür. İnsanın doğası icabı kötü olmadığına yönelik olarak toplumsal koşullardan, tarih ve kültür birikiminden, iktisadi ilişkiler ağından, pedagojik ve dini uygulamalardan, psikolojik söylemlerden hareketle yapılan bütün izahlar belki de dört başı mamur yanılsamalardan ibarettir. İnsan üretilmiş tüm izahların ötesinde hücrelerine kadar kötü bir varlık olabilir. Can sıkıcı, felç edici bir ihtimal bu, ama yine de kuvvetli bir ihtimal… 

İnsanın esasında kötü olmadığı hususunda öne sürülecek başlıca karşı-iddia, insanın yaradılıştan iyi olduğu, şu ya da bu saikle iyi eylemlerde bulunduğu; şayet kötü eylemlerde bulunuyorsa da bunun Yasalarla, mülkiyet ilişkileriyle, toplumsal koşullarla, yönetici sınıfların varlığıyla bağlantılı olduğudur. Yasalar değiştiği, mülkiyet ilişkileri şimdi olduğundan başka bir hal aldığı, yöneticiler kastı ortadan kalktığı takdirde insanın iyiliğinin egemen olacağına yönelik modern perspektif, insandaki “güç tutkusu”nu hafife alır. Ulaşabildiği her yere sirayet etme kudretine sahip olan iktidar virüsü hiyerarşi dışıdır oysa.

Bununla birlikte, bütün maraz içeride, yani insanın yüreğinin diplerinde, iç dünyasının gizli kapaklı bölmelerinde, zihninin karanlık puslu kıyılarında olabilir. Buna mukabil, söz konusu perspektif kötülüğü dışsallaştırmak suretiyle “içeriyi” temize çeker ve bu sayede insanın tabii iyiliğini temel alarak konuşma ve hükümde bulunma hakkını elde eder. Modern iktidar oluşumları karşısında ahlaki öznenin neşet ettiği topraktır burası da. Kötülük söz konusu olduğunda sarsılmaz bir haklılık düzlemine yerleşmiş, iyilik adına söz ve eylem üreten, kendi güç hırsını hasıraltı eden bu öznenin daima ve her koşulda temiz ve saf kalması da, yine insanın “iç dünyası”nı hesaba katmamasıyla alakalı. İnsanın kötü olduğuna karar vermekten daha zor olan bir şey varsa o da insanın iyi olduğudur. 19. yüzyılın İspanyol Katolik düşünürlerinden Donoso Cortes’in hiddetli sorusunun, Tanrı’nın öldüğü sarsıntılı bir çağda sorulması tesadüf olmasa gerek: İnsan “eğer Tanrı ona söylemediyse, iyi olduğunu nereden biliyor?”

***

İnsanın iyilik addettiği istisnai davranışları kötülüğe ilişkin genel tabloyu bozmaz. İnsani varoluşun tüm köşe bucağına yayılan, varlığı içeriden kuşatan ve tam da bu nedenle zafer kazanan kötülüktür. Metafizik bir soru: insan nasıl iyi bir varlık olacaktır, mümkün müdür böyle bir şey? İnsanın tarih, kültür ve toplum zindanlarına sıkışmış zihni eğitimle, daha doğrusu bilgiyle aydınlanırsa birdenbire pür-ü pak bir maneviyata mı sahip olacaktır? Önünde sonunda bir bilinç meselesi midir iyi olmak? “Bilincin her türlüsünü bir hastalık” olarak elinin tersiyle iten, eylem söz konusu olduğunda öncelikle “tutkulara” işaret eden, insanın haşin-canavarca içgüdülerine, hükmetme arzularına odaklanan Dostoyevski, iyilik ve kötülük tezatlığında sınırları çok mu zorlamıştır acaba:

“İnsanların gerçek çıkarlarını bilmemeleri yüzünden kötülük yaptıklarını ilk kez kim ortaya attı, kim böyle akıllıca bir söz etti? Sözüm ona insanoğlunun kafası aydınlar, gerçek çıkarları gözlerinin önüne serilirse burnunu kirli işlere sokmaktan geri durarak, bir anda soylu, temiz yürekli biri olur çıkarmış. Bunun nedeni de, aydınlanıp gerçek çıkarlarını yalnız ve yalnız iyilik yapmakta görmesiymiş. Hiç kimse bile bile kendi aleyhine hareket edemeyeceğine göre, tek çıkar yol iyilik yapmakmış… Hey gidi çocuk; saf, temiz yürekli bebek! Dünya kurulalı beri insanların yalnız kişisel çıkarlarına göre davrandıkları görülmüş müdür? İnsanların bile bile, yani gerçek çıkarlarını iyice anladıkları halde, bunları ikinci plana itip kimsenin zorlamadığı başka yollara, bir sürü karışık, tehlikeli işlere atıldıklarını gösteren milyonlarca örneğe ne demeli? Evet, insanlar kendilerine gösterilen yolun tam tersine, canlarının istediği yöne yürümüşler; akıl almaz, çetin, neredeyse karanlık yollarda yürümek için direnmişlerdir. Dik kafalılık, direnmek onlara çıkarlarından daha tatlı geliyor anlaşılan… Çıkar! Nedir bu çıkar denen şey? İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle belirtebilir misiniz?” (Yeraltından Notlar, çev. Mehmet Özgül, İstanbul, İletişim, 2002, s. 36)

***

Çıkarın “kesin” olarak nerede olduğunun belirtilememesi ahlak felsefesinin iyilik sorunundaki hassas noktadır. Dostoyevski “kesinlik” hususunda istatistiklerle, matematikle, yüksek ahlaki ve politik ideallere atıfla yapılan toplumsal ve siyasal sistem analizleriyle, bilgiyi merkez alan mantıklı izahlarla dalgasını geçer. Dostoyevski güya eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmiş, başkalarının varlığını gözeten, mevcut kural ve yasalara riayet eden, her durumda “genel çıkarı” gözeten “iyi” öznenin bozulmamış yüreğini, huzurlu vicdanını, tek bir “kan dökme” eylemini örnek göstererek krize sürükler: “Cana kıyıcılıkta en ince ustalıklar gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi? Attila’ların, Stenka Razin’lerin ustalıkla eline su dökemeyeceği bu uygar baylar, gene de onlar kadar göze batmıyorlarsa, bunun tek sebebi, böylelerine sık sık rastlanması, görüle görüle bir alışkan haline gelmeleridir.”

İnsan akıl ve bilinç yönünden ilerlemiş, teknik sayesinde doğanın güçlerini kısmen de olsa denetim altına almış; cezai yaptırımlarla toplumsal dengeyi sürgit kılmış, uygarlığın türlü araçlarıyla canavarca içgüdülerini tırpanlamış olabilir. İnsan açısından her şey mümkün, her şeyi gerçekleştirme gücüne sahip, ama bunca gelişime rağmen hiçbir sistem, hiçbir din ve hiçbir iktisadi varoluş tarzı henüz “tek bir cinayeti” dahi önleyememiştir…

***
Yeryüzünü bir ucundan diğerine cinayetlerle kasıp kavuran, daima kendi çıkarının etrafında dönüp duran, sahip olduğu aklı hesap kitap işlerine hasreden, mevcut gücüyle yetinmeyen ve hep daha fazla güç için çırpınan, hemcinslerini boyunduruk altına almak için yığınla kurnazlığa ve zorbalığa başvuran, iktidar söz konusu olduğunda zorbalığı, yalanı, cinayeti kendine hak görüp meşrulaştıran insanın trajedisi “içsel ve dışsal” kötülük eğilimleriyle yüzleşilmediği müddetçe daha da süreceğe benziyor… İnsan kötülükle savaşmak ve mümkünse onu alt etmek için öncelikle kendine savaş açmalı, kendi yüreğindeki türlü kötülüklerle boğuşmalı. Bu minvalde, yüzyıllar önce Muhammed’in sarf ettiği hakikatli bir söz vaziyeti toparlıyor sanki: “Kişinin kendi nefsine karşı yaptığı cihat, cihat-ı ekberdir,” yani en büyük savaş insanın kendine karşı sürdürdüğü savaştır, yoksa yalnızca “kâfir” yahut “düşman” addettiği “dışsal” kötülük unsurlarına karşı sürdürdüğü savaş değil...