Anasayfa > Haftalık Yazılar > Mucize Beklemeyin

Mucize Beklemeyin

Arzu Yılmaz

25 Mart 2016

Şiddetin artık gündelik hayatın bir parçası haline geldiği bir süreçte Diyarbakır’da gerçekleşen Newroz kutlamalarının “olaysız” geçmesi mucize gibiydi. Kana kan dişe diş bir intikam savaşının Diyarbakır durağında bir günlük de olsa mola verildi. 

Peki bu molanın uzaması ya da başka bir ifadeyle çatışmasızlık ortamına yeniden dönülmesi mümkün mü?

Newroz’dan bir gün önce KCK adına konuşan Murat Karayılan, aslında bir umut ışığı yaktı.

“Nasıl ki Önderliğimiz 2013'te adım attı, 2016 Newroz’u da buna adaydır. Eğer Tayyip Erdoğan ve AKP bu katliamcı, ırkçı tavrından geri adım atarsa, Newroz yeni bir atılım ve çözümün gelişmesine vesile olabilir. Bu temelde beklenti içinde olanlara; Önder Apo'nun özgürlük koşulların sağlanması ve izleme heyeti gözetimi altında Dolmabahçe anlaşması çerçevesinde müzakerelerin başlamasına, hareket olarak hazır olduğumuzu belirtiyoruz.”

Karayılan’ın sözlerini, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da Newroz günü Diyarbakır’da tekrarladı. Dolaysıyla, süregelen bu şiddetin en azından bir tarafında, “diz çöktürme” dışında bir arayış başladığını söylemek mümkün.

Bu arayışın, öyle beklendiği gibi çıtayı çok yükseklere çıkarmadığını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Zira sözkonusu koşullar, özünde, PKK lideri Abdullah Öcalan ile iletişim kanalları yeniden açılırsa PKK’nin elini tetikten çekeceğine işaret ediyor.

Ancak, hükümetin bu fırsatı değerlendireceğine ilişkin bir emare henüz yok. Bilakis Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilan ettiği “seferberlik” hali şiddetin bir savaş konseptinde süreceğini gösteriyor. Hatta öyle bir savaş ki, yalnızca PKK’ye karşı da değil. “Avrupa’dan Amerika’dan ve içerideki unsurlar üzerinden yeni bir proje başlatacaklarına dair ciddi şüphe” taşıyanlar, “Acımasız direniş için safları birleştirin, öfkenizi diri tutun” diye salık veriyor.

Yani, sakın ola barış umuduna kapılmayın, savaşa devam...

Peki neden?

Ülkemizi parçalayacaklar!

Belki hatırlatmakta fayda var. Güvenlik konusunda yapılan çalışmalar, alınan “güvenlik önlemleri” ile varsayılan “tehdit” arasında bir orantı gözetilmezse, sonucun çoğu zaman “tehdit”i bir “varsayım” olmaktan çıkardığını ortaya koyuyor.

Bunun en somut örneği ise yakın geçmişimize damgasını vuran ve bugün hala yakıcı sonuçlarını yaşadığımız Bush Doktrini. 11 Eylül 2001 saldırıları ertesinde , “temizle, elde tut, inşa et” diye yola çıkan ABD Başkanı George W. Bush çoktan tarihe gömüldü. Ama arkasında bıraktığı miras, IŞİD olarak tüm dünyayı saran bir tehdide dönüştü. Barack Obama’nın sekiz yıl süren restorasyon çabaları da ne ABD’ye ne dünyanın geri kalanına bir hayır getirdi. Öyle anlaşılıyor ki, şimdi hepsi deyim yerindeyse evlerine dönüp kapılarını sıkı sıkıya kapatma telaşında…

Bugün Türkiye ölçeğinde bir okuma yapacak olursak, devletin yürüttüğü savaşın da “parçalanma tehdidi”ni bir varsayım olmaktan çıkarmaya başladığını söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ya bizden, ya teröristten yanasınız” dayatmasının, güvenlik operasyonlarının “temizlik” olarak adlandırılmasının veya “yeni bir Güneydoğu inşa edeceğiz” sözlerinin yaptığı birebir çağrışımları bir tarafa bırakalım…

Her şeyden önce, bir ülkenin güvenlik adına askeri önlemler alması uluslararası hukukta ancak başka seçenekler kalmadığında ve zaruret durumunda bir “istisna” olarak meşru sayılır. Bir başka ifadeyle, “öldürme”nin bir güvenlik “norm”u olarak benimsenmesi düşünülemez; bugün olmazsa yarın uluslararası alanda bu tercihin hesabının görülmesi muhtemeldir.

İstisnası olmayan bir gerçek ise salt askeri önlemlerin hedeflenen kişi ya da grupla birlikte sivilleri de mağdur ettiği durumlarda hiçbir ülkenin siyasi istismardan kaçamamasıdır. Bu haliyle “velev ki”, “Avrupa’dan Amerika’dan ve içerideki unsurlar üzerinden yeni bir proje başlatacaklarına dair ciddi şüphe” var, o zaman hiç beklemeden bir an önce bu savaşa bir son vermek gerekir.

Öte yandan, istisnası olmayan bir başka gerçek de “terörist” diye tanımlanan kişi ya da grubu ortadan kaldırmakla onun inandığı ya da savunduğu davanın son bulmamasıdır. Tam tersine sözkonusu kişi ya da grupla sınırlı radikalleşme yaygınlaşır ve davaya bağlılık pekişir.

Son tahlilde, bugüne kadar uzlaşmazlıkların çözümü konusunda kafa yoranların mutabık kaldığı şu ki, çatışmaların etnik ya da dinsel karakter taşıdığı durumlarda bu etnik ya da dinsel grupların korunması ve statülerinin yükseltilmesi hayati önem taşır. “Hayati”den kasıt, kimi zaman şiddetin sonlandırılması, kimi zaman da “parçalanma”nın önüne geçilmesidir. Bu bağlamda, özerklik, federasyon gibi idari ve siyasi yetkilerin paylaşılması ise barışı sağlayan en etkili yoldur.

Yani, bir “mucize” beklemeye gerek yok…

Yapılacaklar belli,

Yapılmadığı hallerde ne olduğu tarihte yazılı…

Ve öyle anlaşılıyor ki, Kürt Siyasal Hareketi bir “mucize”nin gerçekleşmeyeceğine kanaat getirmiş, yeniden müzakereye hazırım diyor.

Ama bakalım, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti ne yapacak?

Bir “Türkiye mucizesi” yaratma iddiasından ne zaman vazgeçecek…