Anasayfa > Haftalık Yazılar > Âlim Korkusu

Âlim Korkusu

Polat S. Alpman

07 Nisan 2016

“Âlimin yanında dilini, velinin yanında kalbini tut” diyen kültürel öğretimizin bilgiye olduğu kadar bilene de belli bir mesafeyle yaklaşmasını anlamak zor değil. Aslında din-i İslam’ın yaygın ve etkili olduğu doğu toplumlarında bilgiyle kurulan ilişki çok yönlüdür. Bu ilişkiyi dinden hareketle okumaya çalışmak özcülükten öte bir anlam taşımaz. Buradaki çok yönlülük itikat ekonomisinin sağladığı sosyal sermaye ile ilişkili olduğu kadar toplumsal formasyonun gereksinimleri ve talepleriyle de yakından ilişkilidir. Tamamlanmamış bir şimdi içinde yaşanan modernlik krizini aşmanın yollarından biri bilgiyi belirsizleştirmek ve bileni, bilme iddiasında bulunanı yabancılaştırmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun aktüel siyasete nasıl tercüme edildiğini hepimiz endişeyle ve ibretle izliyoruz.

Âlim kategorik olarak aydından farklıdır. Arapçada bilgin anlamına gelen âlim kelimesi Türkçede genellikle din bilginleri için kullanılır, yine de kelimenin kendisine sadakatten olsa gerek “din âlimi” diye bir kullanım da yaygındır. Bilgin olmak formel bir süreçtir, diplomayla tescillenir. Bilgin olmanın kendisinde bir maharet yoktur. Belirli niteliklere sahip olan herkes bilgin olabilir. Özel bir ahlaki iddia ya da sorumluluk içermez. Bilginin ya da bilginliğin taşıdığı ahlaki sorumluluk onun kişiliği ile sınırlıdır. Münevveri, nam-ı diğer aydını bilginden ayıran uzun ve çileli güzergah burada başlar.

Münevver, âlimden farklı olarak, bütün despotik rejimler tarafından işaretlenmiş azılı düşmandır. Hemen her despotik rejimde aydınların ihanet, ajanlık ve teröristle suçlanması tesadüf olmasa gerek. Bu aydının lanetidir. Çünkü aydın tanımı gereği bir türlü yerleşmeme/yerlileşememe halini içerir. Aydın olmak haddizatında tanımı gereği yabancılık içerir. Bir tür siyaset ve toplum üstü bir konumu, siyaset ve toplumun içinde yaşamak tercihidir. İnziva lüksünü elden kaçırma, ‘halvet der encümen’ haline razı olmaktır.

Batı toplumlarının kendi tarihsel tecrübelerinde entelektüelin işlevi ve sorumluluğu belli bir anlam ve içerik kazandığı için, sorumluluğunu yerine getirmesi herhangi bir bedel ödemesine neden olmaz. Bizde ise durum daha karmaşık. Her şeyden önce münevverden, entelektüelden, aydından korkmak, onu bir nefret nesnesine dönüştürmek, değerler üzerinden kişinin kendisine saldırmak bu toprakların yabancısı şeyler değil. Doğunun siyasal ve toplumsal tarihine yüzeysel bakış bile buna ilişkin anlatıların ne kadar kalabalık olduğunu göstermesi için yeterlidir. Hanefi mezhebinin kurucusu kabul edilen Ebu Hanife’nin Abbasi zindanında kırbaçlanarak katledilmesi ya da “Serez’in esnaf çarşısında” Şeyh Bedreddin’in çırılçıplak asılarak teşhir edilmesiyle ilgili menkıbeler buna örnek olarak verilebilir.

Aydın ve bilgin arasındaki kategorik tanım farkları her geçen gün boşa çıkıyor. Korkunç ve akıl almaz bir bilgi ve düşünce kirliliği gündelik hayatı ve aktüel siyaseti denetimi altına alırken buna yönelik her türden itiraz bastırılmak isteniyor. Sadece aydının değil âlimin, yani alanında bilgi iddiasında olanın bildiğini ifade etmesi bile tehdit ya da ihanet olarak yorumlanabiliyor. Âlimin ve aydının varlığını kendisine potansiyel bir tehdit öğesi olarak gören, kendisiyle benzer düşünmediğinde onların yok edilmesinin farz-ı ayn olduğuna fena halde ikna olmuş bir siyasal pratiğin memleketin ya da insanlığın şimdisine ve geleceğine herhangi bir hayrının dokunmayacağını ifade etmenin ahlaki bir anlamı ya da pratik bir faydası yok.

Bundan daha fenası aydının kamusal sorumluluğunu hor ve hakir görüp onu basit bir âlim olarak siyasal aparata dönüştürmek isteyen ya da parti komiseri haline getirmeyi hedefleyen pratiğin aktüel siyasetin diline yansımış olmasıdır. Oysa aydının başlıca sorumluluğu toplum adına, toplumu savunmak için ve çoğu zaman toplumdaki egemen güç odaklarına karşı itiraz üretmektir. Bugün egemen İslamcılık, tarihsel bakiyesi hesaba katıldığında bunu bilir, bilmesi beklenir. (Ancak şu an yaşadığı amnezi nedeniyle gündelik gerçekliği, kendi tarihini ve birikimini bile yadsıyacak biçimde kavramanın ve evvelden eleştirdiği her ne varsa bizatihi onun kendisine dönüşüyor olmanın krizini yaşıyor.) Bazıları ise hükümet şahsında bu meseleyi değerlendirmekte ve hakikat algısının kaybedildiğinden söz etmektedir. Hakikat kaybı olduğundan emin olmak zor ancak hakikatin çeşitli ihtiyaçlara karşılık gelecek biçimde farklı sunulduğu; sunulduğu gibi kabul edilmesini dayatan şiddetli bir baskı olduğu hem aşikar hem de kolaylıkla anlaşılmaktadır. Egemen siyasal söylem tarafından dile getirilen tezviratlara yönelik itirazların hainlikle yaftalanması ise memleketin gittiği yönün hayra alamet olmadığı konusundaki endişeleri güçlendiren malzemelerden sadece biri.

Velhasıl insanların, hele ki aydınların kendi devletlerine, hükümetlerine, yöneticilerine yönelik eleştirilerini, itirazlarını, taleplerini, öfkelerini, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını ve feveranlarını ihanet ve hatta terör olarak yorumlayan, bu kişileri toplum düşmanı olarak sunan; egemen siyasal söyleme ikna olmayan ya da olmakta zorlananları benzer bir akıbet ile tehdit eden bir siyasal söylem ve pratikle karşı karşıya olduğumuzu kim reddedebilir? Bu durum memleketin bir türlü dirlik, düzen tutmayan makûs tarihinde ilk defa yaşanan bir durum değil. Ancak tarihte daha önce defalarca yaşanmış olması bugün, bir daha ve yeniden yaşanmasını meşrulaştırmaz; dahası hiç olağanlaştırmaz. Tam aksine bugün böyle şeylerin hâlâ yaşanabiliyor, tekrar ediyor olmasının kendisi garabetin kendisidir.

Bu nedenle Türkiye’nin nasıl bir ülke olması gerektiği konusunda fikri olanların, siyasal açıdan söz, yetki ve karar sahibi olanlar karşısında kamusal sorumluluklarını yerine getirme ödevini sürdürmeleri zor, doğru. Ancak zor olması, bu sorumluluğu daha da değerli hale getiriyor, çünkü bundan başka bir çıkış ya da çözüm de yok. Bu nedenle 22 Nisan’da Çağlayan’da yapılacak duruşma önemli. 22 Nisan’daki duruşma tahsilli ya da bilgin olmanın değil, toplumdan yana akademisyen ve aydın olmanın bu ülkede ne anlama geldiğini göstermesi bakımından önemli. Yoksa ne Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un ne de Esra Mungan ve Meral Camcı’nın kim olduklarını açıklamak için hiç kimsenin icazetine ya da referansına ihtiyacı yok.

Onların ihtiyaç duydukları şey yokluğu her geçen gün daha da yoğun bir biçimde hissedilen ve hepimizin ihtiyaç duyduğu şeyin ta kendisi: eşitlik, özgürlük ve adalet!