Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tarık Ali'ye Cevap

Tarık Ali'ye Cevap

Murat Belge

13 Nisan 2016

Geçenlerde Cumhuriyet’te Tarık Ali ile bir konuşma yayımlandı. Burada benim de adım geçiyor ve Tayyip Erdoğan’ı ya da partisini savunan bir metni benim de imzaladığım söyleniyordu. Böyle bir metin imzaladığımı ben hiç hatırlamıyorum. Tayyip Erdoğan, Gezi direnişi üstüne siyasetini A’dan Z’ye değiştirinceye kadar Kemalistlerin ve darbe heveslilerinin akıldışı saldırılarına karşı yazdığım sütunlarda hükümeti sık sık savunmuştum. Ama bunun ötesinde böyle “destek imzası” falan vermedim – zaten böyle bir şey olduğunu da hatırlamıyorum.

Aynı günlerde bir de internette Tarık Ali’nin bir konuşma metni yayımlandı. Burada gene benim adım geçiyordu, ama bir metin imzalamam söz konusu değildi. Konuşmadan anlaşıldığı kadar, Tarık Ali, “âkil adamlar” arasına katıldığım için esef ediyordu.

Bunu bir hayli şaşırtıcı buldum. Çünkü Marksistlerin İslâmcılara nasıl bakması, nasıl tavır alması gerektiği konularında epey yakın düşündüğümüzü hatırlıyorum. Yıllar önce Tarık Ali’nin bir televizyon yapım şirketi vardı: Bandung. Burada entelektüel içerikli programlar hazırlar ve genellikle Channel 4’a satardı. Türkiye’de İslâmcı siyasetin yükselişi üstüne de bir açık oturuma dayanan bir program çekmiş, bu oturumda bulunmak üzere beni de Londra’ya davet etmişti. Oturumda söylediklerimin çoğunun, programın durumu açıklamak üzere başına konmuş uzun giriş bölümünde yer aldığını hatırlıyorum.

Her neyse, düşünceler değişebilir, değişmesi normaldir. Ama İslâmcı politika bir yana, Tarık Ali’nin benim “âkil adamlar” arasında bulunmama esef etmesi için bir neden yok.

İlkin, genel bir ilkemi söyleyeyim. Herhangi bir sorunu görüşme, konuşma yoluyla çözmek üzere bir adım atılıyor ve ben de orada bulunmak üzere çağırılıyorsam, o girişimin selâmeti hakkında kendi değerlendirmemden bağımsız olarak, daveti geri çevirmem. “Biz çağırdık; o reddetti, gelmedi” sözüne verecek bir cevabım kalmaz çünkü. Sonunda bir hayır gelmeyeceğini kuvvetle tahmin etsem dahi gider ve o “çözüm” için elimden geleni yaparım. Benim varlığımla bir şey olmuyorsa, bunu açıklar, niçin ayrıldığımı anlatarak ayrılırım.

Bu sefer konu ülkenin en yakıcı sorunu olan Kürt sorunuydu. “Ben yokum” dememe imkân yoktu. Kaldı ki orada bulunmamı Kürt tarafının istediğine dair bir şeyler de kulağıma çalınmıştı.

Bir beklentim var mıydı? Fazla bir beklentim yoktu. İlk toplantıda bunun benim bildiğim bir “âkil adam” işi olmadığını söyledim zaten. Fazla beklentim yoktu ama o akşam orada konuşulan sorunun bugün buraya geleceğini tahmin etmeme de imkân yoktu.

O aşamada “Çözüm Süreci”nin kendisi bu keskin virajı dönüp batağa saplanmamıştı. Ama Gezi direnişi başlamış ve Tayyip Erdoğan ağzını açıp gözünü yummuştu. O tarihte söylediklerinden bugün söylediklerine geleceğini tahmin etmek de kolay değildi. Bu kadarını kimse tahmin edememişti. Ama o tarihte konuşma tarzı, söylediği sözler, genel tavrı, yeterince kötüydü. Gezi’deki direniş üstüne bu tavrı alan, bunları söyleyen adamın bir başka alanda “barış” yapmasına imkân yoktu. Dolayısıyla kendimi bu “âkil adam” görevinden azlettiğimi yazdım ve toplantıya da gitmedim.

O gün bu gündür Tayyip Erdoğan demokrasiyle arasındaki mesafeyi her fırsatta biraz daha açarak buralara geldi. Ben de o tarihlerden beri bu tavırları eleştirmek dışında bir şey yazmadım.

Dolayısıyla “âkil adamlar” arasında bulunmaktan ötürü ben “esef” edecek bir şey görmüyorum. Bugün de olsa aynı şekilde davranırım.

Tabii bugün daha önce hiç görmediğimiz çok şey gördüğümüz için, bu son cümle çok doğru sayılmaz. Aynı zamanda, bu gördüklerimiz bir kere olduğuna göre, bundan böyle “âkil mâkil”, böyle şeyler de olmaz. Olsa olsa, “sakil” şeyler olur.

Ama ben Türkiye’de “İslâmcı siyaset”in yalnız Tayyip Erdoğan’ın düşündükleri ve yaptıklarından ibaret olduğu kanısında değilim. Erdoğan o siyaset içinde bir yolu ve olabilecek en kötü yolu temsil ediyor. Bunu İslâmcı siyaset içinde olanların da göreceğini umuyor, bir kısmının görmeye başladığını gözlemliyorum.