Anasayfa > Haftalık Yazılar > Barış Bıçakçı'nın Seyrek Yağmur'u

Barış Bıçakçı'nın Seyrek Yağmur'u

Barış Özkul

08 Mayıs 2016

Yazarlık uğraşını, edebiyatın “iç” meselelerini kurmacanın merkezine koyan yapıtlar yeni bir kulvar oluşturdular. Barış Bıçakçı’nın Seyrek Yağmur’u da kendi “mesajı”nı yazarlığın güçlü bir parodisini yaparak iletmesiyle bu kulvara giriyor. Seyrek Yağmur’un edebiyattaki “kuşak kavgaları”na yönelik sağaltıcı ironisi, Rıfat’ın kişisel öyküsünden daha belirleyici bir izlek. 

Bıçakçı, Şiirli Mücadele adını verdiği bölümü 70’lerin şiir tartışmasına ve Turgut Uyar’a ayırmış: “Rıfat ve arkadaşları devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete direnmek için silahlı örgüt kurmaya” ve askerlikten ayrılan bir İkinci Yeni şairinden mücadelenin şiirini yazmasını istemeye karar verirler. Onlara “beylik tabancasını vermeyi” önerecek şair, Turgut Uyar’dır. 

İlkin Murat Belge’nin aktardığı, Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek’te Turgut Uyar’daki kırılma anlarından biri olarak anlattığı bu anektod Rıfat’ın zihninde kırınıma uğrarken okur da bir İkinci Yeni savunusuna davet edilir: “Sonra orada, karanlığın ve kitapların ortasında, asıl yapmaları gerekenin İkinci Yeni’yi yeniden kurmak olduğuna karar verdiler” (20). 

Bıçakçı, Seyrek Yağmur’un birçok yerinde kurmaca dışına çıkıp estetiğin genel meselelerine ilişkin yargılarda bulunuyor ama bunu bir hakikat tebligatına çevirmediği, ironik mesafesini daima koruduğu için toplamda açığa çıkan seyreltilmiş bir didaktizm. Bit yeniklerini gören sinematik gözü de yaşamsal bir denge unsuru.

İkinci Yeni’yi yeniden kurma kararının ardından Rıfat’ı, çocukluğunun geçtiği dağ köyünde görüyoruz; yetmişine merdiven dayamış Castro adında bir adamla köy kahvesinde oturuyorlar. 1960’lardan bu yana köyde dolanan Castro, fizikman Yannis Ritsos’a benziyor. Güncel meselelere ilişkin söylevler veriyor: “Küresel ekonomik güçlerin bu küçük dağ köyüne bile dişini geçirmeye çalıştığını, barajların, altın madenlerinin yol açtığı tahribatı” anlatıyor. Kahvedekiler Rıfat’a, Castro’nun Köy Enstitüleri’nde okutulan dersleri ezbere bildiğini söylüyorlar. Rıfat “Castro, Köy Enstitülü mü” diye soruyor. Cevap: “Hayır hocam, Castro gençliğinde tesisatçıydı.” Rıfat’ın gözünde Castro fazlasıyla “sakil”; nasıl ki İkinci Yeni nezdinde köy edebiyatı, kırsal değerleri yücelten vasat bir edebiyattıysa. Ama bir yandan da köyün bilgesine bağırdığı için utanıyor Rıfat. Köylülük tartışmasının yarattığı karmaşık duyguların dokunaklı ironisi altta yatan büyük bir hayal kırıklığını gizliyor. 

Seyrek Yağmur sanat tartışmalarında açıkça taraf: İkinci Yeni’nin, nitelikli şiirin ve romanın yanında. Rıfat’ın zihni, İlhan Berk’ten Turgut Uyar, Oktay Rıfat’a anıştırmalarla dolu. Zihni bir yığın dizeyle, anıştırmayla dolu vaziyette kasvetli bir gerçekliğin ortasına “iniyor” Rıfat ve o gerçeklik karşısında tuzla buz oluyor. Gerçekliğin kasveti, siyasi durumla doğrudan ilintili değil. Rıfat’ın sonda tıkıldığı hücre, kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırlarla bir türlü barışamayanların hücresi. Hücreye tıkılmadan önceki dönüşümü Kafka’nın Gregor Samsa’sına, Gogol’ün Kovalev’ine benzer bir varoluş krizi: Saf aklın yerini saf hayal gücünün alması. Ama aynı zamanda “buralı” bir karakter Rıfat; “melalden anlayan nesilden”. Sarkazm ile avunmuyor. Öfkelendiğinde Tanpınar’a sığınıyor: “Türkiye evlatlarına kendilerinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermez”. 

Rıfat kendi içine kıvrıldıkça bireysel benliğinden sıyrılıp bir edebiyat ekolünün temsilciliğine soyunuyor (tam da bu nedenle Seyrek Yağmur, beş yüz sayfalık bir roman olamazdı; Rıfat beş yüz sayfayı kaldırabilecek bireysellikten feragat etmiş bir karakter). Rıfat’ın ekolü, mağdur erkek edebiyatının bıktırıcı tekrarlarından yaka silkmiş vaziyette. Acıklı duygusallıklardan, “herkes sevsin beni” yakarışlarından hoşlanmıyor. İşi bir noktada “yasakçılığa” kadar vardırıyor: 

“Kanser vakalarını azaltmak için günümüz şairine bazı yasaklar getirilmesi ve bunun doğal sonucu olarak da bazı ödevler yüklenmesi gerekiyor… Tabii bu iş… Rıfat’a düşüyor… Şairlere pervasızca kendilerinden söz etmelerini, birinci tekil şahıs kullanarak dizeler yazmalarını hemen yasaklıyor… Hanginiz kanserleşen bir ego olarak değil de, sıradan, alçakgönüllü bir varoluş olarak kendinizi dayatabilirsiniz?”

İnternet, sosyal medya, envai çeşit kitle iletişim aracı bir yığın olumlu gelişmenin yanısıra yüzeysel bir aktörleşmeyi ve her yerde görünme arzusunu da beraberinde getirdi. Edebiyatta kendi yaşam öyküsünün benzersiz olduğuna inandığı için sürekli kendinden söz eden, derinleşmeyen-derinleştirmeyen bir zihinsel enerji açığa çıktı. Daha doğrusu bu enerji hep vardı ama kitle iletişim araçlarının yeni biçimiyle 'doğru' mecrasını buldu. Öbür yandan, popüler kültürün ufkuna “şairlerin dizeleri üzerinden duyarlılık sahibi olmaya çalışarak” eklemlenen bir okur kitlesi de ortaya çıktı. Seyrek Yağmur’da Rıfat bütün bunları “mücadele edilmesi gereken bir kanser vakası” olarak teşhis ediyor.

Kuşkusuz, 'yüksek' edebiyat adına kıskançlık yapmak, kahrolmak-kahretmek de doğru değil. Yeni kitle iletişim araçlarının uzun vadede oturmasıyla, süregiden kuralsızlaşma sona erecek; yeni edebiyat nitelik kazanacak belki yeni türler ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla bir arkaizme sığınmaktansa geleceğin olanaklarını estetik bir doğrultuya yöneltmenin yolları üzerine düşünmek doğru olur. Tabii bu Rıfat’ın, Barış Bıçakçı’nın veya başka birisinin kişisel görevi değil. Bıçakçı, Seyrek Yağmur’da kaybolmaya yüz tutmuş bir düşünce derinliğinin kederini iletmeyi seçmiş. Çok da başarılı bir şekilde iletmiş. Bu kederle tanışmadan geleceğin nitelikli edebiyatını yazmak pek mümkün değil:

“Masa, gönyeli, sağlam bir masa olacak; üzerine günleri ve kelimeleri biriktirdiğiniz emaye kabınızı koyacaksınız. Dirseklerinizi dayayıp düşüncelere dalacaksınız, oturduğunuz yerde büyük keşifler yapacaksınız. Sabahın sekizini keşfedeceksiniz örneğin. Dolambaçlı bir merdiveni çıkmayı, iyice çıkmayı. Sonra balıkçıların, lodosçuların hayhuyunu… Sizi masada böyle düşüncelere dalmış otururken hayal ediyorum, ama kara değil, karanlık değil. Sırf bir saman çöpü parlasın diye güneşe doğru harman savurur gibi düşünmek.”