Aşk (III)

Erdoğan Özmen

15 Mayıs 2016

Nice zaman önce Marx’ın söylediğidir: “Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa; seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız sevginiz güçsüzdür, bu bir talihsizliktir.”

Demek, aşk aşkı talep eder. Aşkla bağlanmak aşkla bağlanmaya çağırır, muhatabını. Bir tutum olarak şu halde, tek bir kişiyle değil başka herkesle, insanlığın bütünüyle mütemadiyen derinleşen ve genişleyen bir bağ/bağlanma arayışıdır aşk. Sevmek sevilmeyi istemektir. Lacancı “sende senden fazla olanı seviyorum” deyişini yerleştireceğimiz çerçevedir bu: “Senin mutlak erişilmezliğini, sende erişemediğim şeyi seviyorum” dan ziyade, bu “fazla olan”a sevgi yoluyla ulaşıldığı, söz konusu “fazla”nın bizzat sevme eyleminin içinde/sayesinde kurulduğu/ortaya çıktığı vardır burada.

Aşkı/sevgiyi eksikliğimizin, eksik bir varlık oluşumuzun kabulüyle sınırlandıran bir kavramsal çerçeve yeterli değildir demek ki. Aynı zamanda sevilenin eşsiz bir nesne konumuna yükseltilmesi gerekir. Bizzat aşk ediminin açtığı, daha önce var olmayan o “boş” yere yerleşen nesne (Lacancı “nesne a”), partnerlerin değişebilir oluşunu, birinden diğerine metonimik kaymayı nihayete erdirir. Böylece arzuya neden olan “nesne a” tek bir partnerle birleşmiş olur.

Coşkuyla söylenen “var olduğun için, olduğun gibi olduğun için teşekkür ederim” ilanında da zaten aynı şey yok mudur? Öteki her neyse onu sevilebilir hale getiren yüce erdemdir sevgi. İyiliğin ta kendisi olan sevgi…   

Yine de yönümüzden sapmamak, asıl dayanağımızı kaybetmemek için en basit düzeyde kalmak gibisi yoktur. Kökende, kökensel olanda… En kusursuz, en temel aşk olayı anne ile çocuk arasındaki ilişkide çoktan tecelli etmiş değil midir: Çocuğun annenin her şeyi, onun biricik nesnesi olmadığını (anne çünkü, çocuktan başka şeylerle de meşguldür. Yaklaşır uzaklaşır, gider gelir, bazen coşkulu ve sevgi dolu bazen dalgın ve kederlidir: “Tam olarak istediği nedir ki şu kafası karışık kadının?”) “idrak ettiği” bir zaman vardır. Annenin de eksik bir varlık olduğuna, mahrumiyet içinde olduğuna acıyla tanıklık ettiği bir an: En temel hüsran anıdır bu. 

Bu ilksel früstrasyondan sonradır ki, çocuğun anneyle ilişkisinde aslolan şey, artık gerçek bir nesne değil koşulsuz sevgidir. Çocuk ilk kez, anneyle ilişkisini aktif bir biçimde simgeselleştirir. Bu simgeselleştirmenin sonucu olarak, çocuğun sevgi talebi daima doyurulmamış kalacaktır. Somut bir talep doyurulacak bile olsa (emzirilerek beslendiğinde örneğin), bu armağan çocuk tarafından yine de früstre edici bir biçimde algılanacaktır. (Ara ek: Küçük çocukları bilenler bilir; örneğin su istediklerinde, onu illa ki annenin vermesi için isterler sanki. Annenin elinden değilse, susuzlukları hiç dinmeyecekmiş gibi görünür). Her ortaya çıkan şey sonsuz bir dizinin küçük halkalarından ibaretmiş gibidir. Çünkü talep kendini her seferinde ve dolaysızca başka bir şeye, simgesel armağanlar zincirine yansıtacaktır.

Talep zaten, kendi dilsel tabiatı nedeniyle yapısal olarak koşulsuz bir karakter taşır. Her talepte doyurulması gereken bir ihtiyacın formülasyonu vardır. Ancak ihtiyacın tatmini asla gerçekten garanti olmadığından, çocuk kaçınılmaz bir biçimde annenin yetersizliği sorunuyla yüz yüze kalır. Böylece, ihtiyaç daha baştan anne çocuk ilişkisinde bir kopmaya yol açar. O kopma yeri, arzunun gelişeceği yerdir: Anne ne istiyor, Onun tekrar eden yokluklarının sebebi nedir, Görünüşte benim ona veremediğim neyi arzuluyor, vb,. Arzunun dilin bir şeyi/zımbırtısı olması bundandır. Çocuk koşulsuz bir sevgi talebinin mantığına yakalandığı ölçüde, düşünebildiği biricik çözüm budur artık: Annenin arzusunu gerçekleştirebilecek nesne olmaya ve böylece annenin sevgisi bahsinde kendini temin etmeye çalışır.

“Bir varlıkta aşık olduğumuz şey, onun olduğu şeyin ötesinde, yoksunu olduğu şeydir” ya da “aşık olmak eksikliği kabul etmektir” önermelerinde şöyle bir ima da yok mudur: Erkek ancak kadın olduğunda, kadın olduğu ölçüde aşık olabilir. Sadece erkek iken çünkü, sadece erkeksi yapıya sabitlenmiş haldeyken birbirleriyle kolayca değiştirilebilir partnerlerde gördüğü/bulduğu kısmi nesnelerle (bakış, ses, meme, fallus) eksiksiz biçimde tatmin olan, kısmi nesnelerin sağladığı zevkten ziyadesiyle memnun bir varoluşla maluldür. Bunun, kadınlar şöyle erkekler böyledir türü özcü bir yaklaşımdan çok kadınsı ve erkeksi yapılarla ilgili olduğunu yine de ekleyeyim. Uzun hikaye bu. Şu kadarıyla yetineyim: Sevmek/aşık olmak insanın eksikliğini göstermesi ve ilan etmesidir. “Seni seviyorum” demek, “Eksiğim ve sen tam da buna, benim bu halime hitap et, bendeki bu eksiği açığa çıkar” demektir. Bu yüzden aşk kadınsıdır. Bu yüzden boşuna değil hiç: Bu çürümüş ve çirkin dünya kadınlar sayesinde selamete çıkacak.