Devlet Aklı

Cuma Çiçek

10 Haziran 2016

Çok değil, daha bir yıl önce bambaşka bir ülke hayali kuruyorduk. Yüzyıllık hikayesi olan, son otuz yıl içinde binlerce cana mal olmuş Kürt meselesinde silahların devre dışı kalacağını, Türkiye ölçeğinde radikal bir demokratikleşme yaşanacağı bekliyorduk. Böylesi bir çözümün, Diyarbakır Kürtlerinden öteye, Hewlêr ve Kobanî Kürtlerini etkilemesini, içermesini umuyorduk. 

Ama öyle olmadı. Karanlık günlerden geçiyoruz. Karamsarlık, umutsuzluk herkesi sarmış durumda. Bir yıl içinde binlerle telaffuz edilen can kayıplarına, nüfusu 100 binleri bulan kentlerin yerle bir edilmesine, gündelik hayatın bir parçasına dönüşen bombalara alıştık, alıştırıldık. Canlar ölülere, evler fiziki mekanlara, mali değerlere, istatistiki rakamlara indirgenmiş durumda. 

Geçen hafta operasyonların bitimi sonrası basına yansıyan “Nusaybin fotoğrafı” Kürt mesiselesinin geldiği “durağı” iyi özetliyor: Doğal mı yoksa yıkımlar sonrası mı oluştuğu belli olmayan bir meydanda askeri araçlar, bir grup asker, yerle bir olmuş evler ve yıkıntı haline gelmiş binalara asılmış Türk bayrakları. Zafer! büyük. Şırnak ve Nusaybin’de bin “terörist” öldürülmüş, Star gazetesinin ön sayfadan Türkiye toplumuna müjdelediği üzere bölgeye “huzur” ve “mutluluk” götürülmüş. “Allah’a şükür ki ev(ler) yıkıl(mış), operasyonlar olmasaydı ne namusumuz kalır(mış) ne de geleceğimiz.”

Toplumsal dönüşümde “normatif mücadele” her zaman kritik, belirleyici bir rol oynar. Bu anlamda, Kürt meselesinde siyasi çözüm seçeneğini savunmak, bunu toplumda yaygınlaştırmak içine sürüklendiğimiz karanlıktan çıkmamızda kritik bir rol oynayacaktır. Bu noktada, -siyasi aktörleri bir tarafa bırakalım-, toplum olarak sormak zorundayız: İl ölçeğinde genişletilmiş bir adem-i merkezileşmeyle, yerelleşmeyle Kürt meselesini silahlardan arındırma şansımız varken, bugün bu yaşananlara niye rıza gösterelim, gösteriyoruz? Türkçe’nin yanı sıra farklı dillerin de il ve bölge ölçeğinde eğitim dili olmasını da içerek böylesi bir düzenleme Kürt toplumunun büyük çoğunluğunu ikna edecektir ve şiddetin zemini büyük oranda ortadan kalkacaktır (Bu konudaki Kürt mutabakatı için bkz.).

Toplum olarak bu tür sorular sormadıkça ve bu soruların cevaplarının peşine düşmedikçe, “devlet aklı” Kürt meselesiyle bildiği yollarla baş etmeye çalışmaya devam edecek. “Çalışmaya” diyorum, zira hiç de baş edebildiği söylenemez. Tek yapılan sorunu ertelemek ve toplumsal bedeli her geçen gün ağırlaştırmak.

Dönemi yakından takip edenler bilir. 1999 yılında Öcalan yakalandığında, AB üyelik süreci bağlamında genel bir demokratikleşme çerçevesinde Türkiye’deki “dilsel” ve “kültürel” çoğulculuğun ve zenginliğin anayasada tanınması durumunda silahlara veda edeceklerini “devlet aklına” teklif etti. “Demokratik Cumhuriyet” tezi olarak arşive düşen ve benzer vakalarda teritoryal güç paylaşımına dayalı çözümlerin ağırlıkta olduğu dikkate alındığında oldukça minimalist bir çerçeve sunan bu projeyi “devlet aklı” o dönem uygun görmedi.

Aradan 17 yıl geçti. Ne Kürt meselesi çözüldü ne de PKK sorunu. Türkiye’nin sınırında iki Kürdistan kuruldu. Kendi içinde (en azından seçim sonuçlarına göre) 6-8 ilde iddiası olan ana-akım Kürt Hareketi, alanını 20 ile kadar genişletti. Bu 20 ilin 12’sinde birinci parti, belediyelerini yönettiği 11 ilde Gramsican anlamda hegemonik bir güç. Yani sokağın rızasını büyük ölçüde sağlamış durumda. En yakın rakibiyle arasında yaklaşık %20 fark var. Siyasi rakiplerinin kısa ve orta vadede ona meydan okuyabilmesi çok zor. Bu iller arasında Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehirleri de var. Özetle güney sınırında iki Kürdistan oluşurken, Türkiye içinde %5-6 bandındaki bir sosyo-politik hareket gücünü ikiye katlayarak %11-13 bandına yükseldi. 

Bu tablo Türkiye toplumunun ve “devlet aklının” cevaplaması gereken önemli bir soru olduğunu gösteriyor: Türkiye kendi Kürt sorunuyla baş ederken siyasi bir çözüm üretip Irak, Suriye ve İran ülkelerine ve onların Kürt bölgelerine bir yol mu gösterecek, yoksa bu ülkelerde ortaya çıkan çözüm modellerine “bağımlı” olarak sürekli “Kürt anasını görmesin” siyasetinin peşinden mi koşacak?

“Kürt anasını görmesin” siyasetinin hem Türkiye ölçeğinde hem de bölge ölçeğinde çöktüğü açık. Uzman olmaya gerek yok, ortalama bir siyaset ve sosyoloji bilgisi bunu görmek için yeterli. Kürt toplumunun son on yıllarda yaşadığı ekonomik, sosyal, kültürel ve politik dönüşümü zor aygıtlarıyla geri çevirmek mümkün değil. AK Partili Kürtlerin bile yerelleşme ve anadilde eğitim talep ettiği bir ortamda güvenlik siyasetleri ve zor aygıtlarıyla meseleyle baş etmek de olası değil. Açık ki devlet ve hükümette Kürt meselesine ilişkin çok ciddi bir entelektüel, siyasi ve idari kapasite sorunu var (bu kapasite meselesine dair daha kapsamlı bir tartışma için bkz.). Yüzyıllık tecrübe bir yana, en azından son 17 yıllık tecrübe ve sonuçları ortada. 

Bir siyasi çözüm üreterek Kürtler için bölgesel ölçekte bir referans oluşturamayan devlet ve siyasi iktidar, Irak Kürdistan Bölgesi ve Rojava’da ortaya çıkan referansları alternatifsiz kılıyor. Bu iki referansı aşacak bir seçeneği içeren bir siyasi çözüm ortaya koymadan, Türkiye Kürtlerin yeni referans noktaları olan Irak Kürdistan Bölgesi ve Rojava’ya bağımlı bir aktör olarak yol almaya devam edecek. Tabii bu yol alışın bedelini de toplum olarak ödemeye devam edeceğiz. Hem biz, hem de çocuklarımız...