İnsan

Erdoğan Özmen

11 Haziran 2016

Canlı varlığının basit, saf gerçekliğiyle eşit değildir insan. Sadece kendi kişisel çıkarlarının ve hazlarının peşinde koşan, biyolojik ihtiyaçlarını tatmin etmekten başka bir bilgiyi bilmeyen sıradan bir yırtıcı değildir. İnsanı düşüneceğimiz ve bulacağımız yer, bedenine çoktan kazınmış-kaydolmuş doğal içgüdülere tabi bir varlığın düzlemi de değildir. Ne “ben” diye söze başlayan ego ile ne de analitik felsefenin bireyi ya da bilinçli öznesiyle sınırlı ve eşdeğerdir insan. 

İnsan öznedir evet, ama bölünmüş ve üstü çizilmiş öznedir: En genel anlamda; bilinçli ego ile bilinçdışı, öznellik ile ötekilik arasında radikal ve geri-dönüşsüz biçimde bölünmüş bir özne. Özne, dilin kurucu/biçimlendirici edimi sayesinde, zaten bölünmüş olarak ortaya çıkabilir ancak. Çünkü böylece, bir tür bilgi olarak, kendini bilmeyen bir bilgi olarak bilinçdışı inşa olur. Demek, bilinçdışını ebedi geçmişe atılan dürtülerin mütemadiyen fokurdayan kazanı ya da kaotik girdabı, ya da insan öznesinin saklı tözsel hakikati olarak kavramamak önemlidir. Öznenin bir hakikati varsa eğer, o, bilinçdışıyla birlikte bilinci de kuran jestin bizzat kendisinde, o kuruluş sürecinin benzersiz biçiminde aranmalıdır.

Dilin işlevlerinden birisi de kimlikle ilişkilidir, insan olmak kimliğiyle. Başlangıçta boş bir kap/kılıf halindeki insan egosu (yine de daha o zaman bile sonraki içeriklerine elverişli, kendi müstakbel içeriğine uygun, tam da o içeriği bekleyen bir çerçevedir söz konusu olan), içeriğini dış dünyadan, Ötekinden, Ötekinin konuşmalarından edinir. Bu anlamda “Bilinçdışı Ötekinin söylemidir”: Bizden önce var olan (Ötekine ait olan) bir dili konuşur, ötekilerin söylediklerinden hiç durmadan etkilenir, simgesel/kültürel uzamdaki kendi özgül konum ve referanslarımıza bu sayede kavuşuruz. İnsan varlığı Ötekinden ve Ötekinin içinde doğar. Bir kaderi varsa eğer, kendi olmak için mutlaka Ötekinden yola koyulmaktır bu. Daha kaba ve kestirme bir biçimde söyleyecek olursak; insan kendi simgesel/kültürel yerini, ona aidiyet, güven ve aşinalık hissi veren zeminini ebeveynlerin arzularıyla çoktan biçimlenmiş halde önünde bulur. Ötekiliği ve özneler-arası ağı önceleyen bir öznellik söz konusu bile değildir. 

İnsanlığın tek ve ortak olduğunu, hepimizin derin, güçlü ve iptal edilemez bağlarla birbirimize bağlandığını, birbirimizde basbayağı gömülü olduğumuzu, öznelliğin ancak özneler-arası matriksle ilişkili ve bağlı biçimde kavranabileceğini idrak eden bir insanlık ufku ve fikri olarak komünizmin temellendiği yer de burası değil midir? Hem birbirinde çoktan gömülü olduğunu hem de farklılığı içinde tanınan ötekinde kendi biricik varoluşunun teyidini/olumlanmasını gören bir insanlık anlayışı. Komünist arzu (komünizmi arzulamaya yönelik kolektif arzu), işte bu içgörüye, potansiyel/virtüel bir statüye sahip insanlığını kendi ile öteki arasında müştereken edimselleştiren bir insan-birey anlayışına; demek, arzuyu bireysel biçiminden kurtarıp kolektif bir arzu düzeyine yükseltecek olan kolektif bir mücadeleye yaslandığı ölçüde zaten ismiyle müsemmadır, komünisttir.

Bizi aşan, bizden önce mevcut olan bir simgesel uzam içinde varlık kazanırız demek ki. Dahası, bir bakıma özne o simgesel uzamın ta kendisidir. Onu bekleyen o yere çağrılandır özne. Özneleşmek o çağrıya kapılmanın, yola çıkmanın, az, eksik olduğunu teslim ederek sonu belirsiz o arayışa kalkışmanın sürecidir. Badiou’nun sözleriyle; 

“Bireyin bireyciliğin (ya da hayvanlığın –bunların ikisi aynı şeydir–) koyduğu hudutların (bencillik, rekabet, sonluluk) ötesine geçebileceğini ilan ettiği andır. Olduğu birey olarak kalmakla beraber, bünyeye katılma yoluyla, yeni bir Öznenin aktif bir parçası haline de gelebildiği ölçüde bunu yapabilir. Bu karara, bu iradeye özneleşme adını veriyorum.” 

Bu yüzden özne, onu bütün diğer gösterenler (S2) için temsil eden bir gösterenin (S1) etkisi/sonucudur. İnsanın amacı bütün/eksiksiz bir varoluşa ulaşmak olamaz demektir bu. Bütün zamane psikoterapilerinin, tuhaf spirütüel arayışların, kişisel gelişim yaklaşımlarının temel varsayımı olan total/bütüncül kişilik kavramı bir safsatadan ibarettir. İnsan-özne, kendinde tam/bütün olma, Ötekinin dışında ve Öteki olmaksızın varolan bağımsız birey olma imkanı ve zemininden eksik, yoksun öznedir. Özne yapısal olarak eksiktir, eksikliğin öznesidir. Öznellik sadece bu çerçevede, kendi bünyevi bütünlük/tamlık eksikliğiyle ayrıcalıklı bir ilişki olarak kavranabilir ancak. Özne, bu indirgenemez eksiklikle aktif bir biçimde yüzleşme/karşılaşma ve onu üstlenme süreci, kararı ve iradesidir. Demek, özne hayali bütünlük ve bağımsızlık yanılsamasından kurtularak, zavallıca tamlık iddialarını ve vehmini aşarak, eksiği öznelleştirerek, Ötekinde/ötekilerde olarak, böyle bir olmak fiili sayesinde özne olabilir. Öznenin kurucu eksikliğinin ve yapısal öteki ihtiyacının ve bağının aynı zamansallığa ait olması bundandır.

“Komünist arzu, başarısızlığa mıhlanıp kalmak yerine ondan kurtularak amacına ulaşamamış bir şekilde kendi imkansızlığını, kurucu eksiğini ve açıklığını öznelleştirir. Bu öznelleşme kolektif mücadeleden, zamanla gerçekleşen değişimlerin etkisinden gayrı değildir. James Martel bu etkinin yanlış tanımanın tanınmasına olanak sağladığından bahseder – yani yanlış başlangıçların ve hataların, tamlığa ve kaçınılmazlığa ilişkin fantezi inşalarının ve mitlerinin tanınmasına. Tam da böyle bir mücadelede zorunlu olarak kolektif olduğundandır ki, bireyselleşmiş arzulardan müşterek bir arzu ortaya çıkarır, bireysel zaafların yerine kolektif metaneti koyar.”

Tam/bütün/eksiksiz olduğumuz iddiası/kuruntusu aptalcadır.


[1] J. Dean, Komünist Arzu (Komünizm: Yeni Bir Başlangıç içinde), Çev. N. P. Arın, A. Çiltepe, A. Aşkın, Metis, s.120.