Anasayfa > Haftalık Yazılar > Troçki ve "Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız"

Troçki ve "Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız"

Barış Özkul

19 Haziran 2016

Türkiye gibi yerlerde işitilmesi 1970’leri buldu ama Batı, Stalinizm’in marifetlerinden 1930’ların sonunda haberdardı. Ağustos 1936’daki Moskova duruşmasında Zinovyev, Kamenev ve Smirnov; Ocak 1937’de Pyatakov, Radek ve Muralov; Mart 1938’te Buharin, Rykov, bu arada birinci Moskova duruşmasını tertipleyen polis şefi Yagoda sanık sandalyesindeydi. 1938’in sonunda Bolşevik Devrimi’nin lider kadrosunun tamamı tasfiye edilmişti. Mussolini’nin deyimiyle, “faşizme en büyük katkıyı Stalin yapmıştı”.

Moskova Duruşmaları’nın hedefi ve günah keçisi Troçki’ydi. Sanıklardan beklenen, Troçki ile işbirliği içinde olduklarını itiraf etmeleriydi. Duruşma tutanakları Batı basınına “sızınca” Amerikalı filozof John Dewey öncülüğünde “bağımsız” bir soruşturma komisyonu oluşturuldu ve Stalin rejiminin suçlamaları karşısında Troçki’den savunma yapması istendi. Troçki’nin 1938’de Meksika’da yazdığı Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız başlıklı metnin arkaplanında bunlar vardır.

***

Oldukça öfkeli bir üslûpla yazdığı bu risalede Troçki, bir yandan Stalinizm’in yol açtığı tahribatı teşhir ederken bir yandan da Stalinizm’i  Bolşevizm’le özdeşleştirip Bolşevizm’in türevleri arasında farklılık olmadığını ileri sürenlerle hesaplaşmaya girişir. Hesaplaşma, bir etik-ahlak tartışması çerçevesinde yürütülür zira Sovyet Rusya’da olanlardan sonra Bolşevizm’in tutarlı bir ahlak felsefesinin olmadığı görüşü yerleşmiştir. 

Troçki’ye göre ahlak meselesinde objektif ölçüt, sınıf mücadelesidir. Ahlak, sınıf mücadelesinin ideolojik bir fonksiyonudur. “Sınıf mücadelesinin en yüksek biçimi iç savaştır ve iç savaş sırasında düşman sınıflar arasındaki bütün ahlâki bağlar havaya uçar” (s. 21). Sınıflı toplum var olduğu sürece küresel etik ilkeler, “kategorik buyruklar” laf-û güzaf olarak kalacaktır. “Kant’ın kategorik buyruğu felsefenin Olimpos Dağı’nda yüksek bir zirveyi işgal etmek dışında kategorik herhangi bir şeyi temsil etmez zira temsil ettiği somut bir şey yoktur. İçi boş bir kabuktur” (22). “Soyut, evrensel ilkelere başvurmak sadece zararsız bir felsefi hata değil aynı zamanda sınıfsal aldatmacanın mekaniğinde zorunlu bir unsurdur. Proleter devrimin birinci görevi binlerce yıllık bir gelenek oluşturan bu aldatmacayı teşhir etmektir” (22).

Troçki, özetle, bir eyleme ilişkin ahlaki-etik bir yargıda bulunurken, o eylemin sınıf mücadelesinde proletaryanın işine yarayıp yaramadığına bakmak gerekir demektedir. Neyin proletaryanın lehine neyin aleyhine olduğunu belirleyen şaşmaz bir tarihsel gelişim çizgisi, bir bilimsel doğrultu vardır ve bununla bağdaşan her eylem “ahlâki”dir. Bir Marksist’in ahlak ölçütleri, sınıf mücadelesinin iç gereklerine göre belirlenir. Yalan söylemek, şiddete başvurmak normal şartlarda “gayri-ahlaki” olabilir ama devrime, sınıf mücadelesine hizmet ettiği sürece ahlakidir. Haddizatında yalanı ve şiddeti üreten, devrimciler değil sınıflı toplumdur:

Toplumsal çelişkilerden bağımsız bir toplum, doğal olarak, yalansız ve şiddetsiz bir toplum olacaktır. Ne var ki bu topluma uzanan köprüyü devrimci, yani şiddete dayalı araçlarla kurmak dışında bir yol yoktur. Devrim, sınıflı toplumun ürünüdür ve zorunlu olarak onun özelliklerini taşır (36).

Troçki, burada, Batı düşüncesine ilkin dinî kaynaklardan, Protestanlığın dağarcığından geçen amaç-araç diyalektiğini yeniden üretir: Nikolayev, Stalin bürokrasisine bireysel bir terör eylemiyle darbe vurmak için Kirov’u öldürdüyse, adam öldürme eyleminin kendi başına gayri ahlaki olduğunu öne süremeyiz. Aslolan “bağlam”dır.

“Bağlam” nosyonu hemen her zaman iktidar ilişkilerine tâbidir ve bağlam üzerinden bir etik inşa etmeye kararlı olanlar, araçların ve amaçların sürekli konum ve içerik değiştirdiği hayatın olağan akışı karşısında hiç değişmeden kalacağını umdukları bir haklılık iddiasına yaslanırlar. Troçki’nin iddiası, “tarihin gelişim yasaları”, “sınıf mücadelesinin zorunlulukları” gibi Marksist formülasyonlara dayanıyordu; oysa bunlar etik planda bireylerin somut davranışlarına ilişkin ayırt edici ölçütler sunmazlar. Ahlakın önceden belirlenmiş bir objektiviteye emanet edilerek öznenin ve iradenin aradan çıkartılması da "bilimsellik" falan değildir.

Nitekim tarihin bir cilvesi olarak Stalin ve Troçki, sınıf mücadelesinin gereklerine uygun davrandıklarını düşünürken farklı zamanlarda aynı yöntemleri benimsediler. Stalin, 1930’larda başlattığı tasfiye harekâtından yurtdışına kaçarak kurtulan bürokratları ve rejime muhalif diplomatları Rusya’ya döndürmek için eşlerini, çocuklarını ve yakın akrabalarını hapsetme ve rehin alma uygulamasını başlattı çocuk yaşta bazı rehineleri babalarının “günâhlarından” dolayı kurşuna dizdirdi. Ama bu canilik, onun buluşu değildi. 1919’da aynı uygulamayı Troçki yürürlüğe koymuş; Bolşevik Devrimi’ne muhalif kesimlerin eşleri ve çocuklarının rehin alınmasını öngören bir kararnameyi imzalamıştı. Kâğıt üstünde ikisi de işçi sınıfının çıkarları adına hareket ediyordu.

Troçki, aradaki benzerliği reddederek "her sorun kendi tarihsel içeriği çerçevesinde ele alınmalıdır", "Paris Komünü’nde de kan dökülmüştür" gibi açıklamalarla kendini aklamaya çalışır. Bu konularda yazma gereği duysaydı, Stalin de muhtemelen benzer gerekçelere sığınacaktı “bağlam”ı ihmal etmeden. Bu muhakemeyle nasıl bir “devrimci etik”e varılacağı bellidir.

***

Troçkizm-Stalinizm hattâ Leninizm bir daha geri dönmeyecek şekilde tarih sahnesinden silindiler. Tarih yap-boz tahtası olmadığı için, büyük hayalkırıklığına uğramış insanları aynı hayale inandırmak kolay değildir. Ama bu demek değildir ki sosyalizmin ulaşmak, var etmek istediği idealler insanlığın gündeminden çıksın. Sorun, bu ideallerin kazanacağı yeni biçimin eskisinden farklı, gerçek bir özgürleşme etiği üzerinde yükselmesi. Sosyalistler,  insanlığın sınıflı veya sınıfsız mücadeleler sonucunda ulaştığı tarihsel gelişim aşamasını yansıtan evrensel hukuk ve etik normlarını (Batı'da veya Doğu’da, her nerede temsil ediliyorlarsa) benimsemek ve derinleştirmek durumundalar. Artık arkaikleşmiş bir faydacılık ve amaç-araç diyalektiği yeniden üretildiği sürece etik-entelektüel ya da siyasi bir hegemonyanın kurulamadığı çoktandır ortada.


[*] Troçki'nin metninden yapılan alıntılar için bkz. Their Morals and Ours: The Class Foundations of Moral Practice, Pathfinder Press, 5. Basım, 1992, çeviriler bana ait.