Huzursuzluk

Derviş Aydın Akkoç

26 Haziran 2016

İnsanı hiç beklemediği bir vakitte gelip yoklayan huzursuzluklar vardır. Çoğun hazırlıksız yakalanılır bu huzursuzluklara: Yürürken, bulaşık yıkarken, bir bankta otururken, bir haber bültenine kısacık bakarken, kesik kopuk uyurken, biriyle konuşurken ya da konuştuğunu zannederken... Dünya oradadır, şeyler yerli yerindedir, her şey tam da olması gerektiği gibidir aslında, ama bir şeyler mızrak darbeleri misali kişiye batmaya başlar. Aşina değil, yabancı bir huzursuzluk gövdeye musallat olduğunda, hem de hiç sırası değilken, insan bütünüyle çaresiz kalır, bir yazgı gibi huzursuzluğun kuvvetlerine teslim olur. Sinirler aniden ve şiddetle dövülür böylesi anlarda. Ötelenen bir şey kendini hatırlatmış, bir imge yahut imaj ya da bir ses veya bir koku endamını azıcık göstermiştir belki. Duygular ya da fikirler hafızanın izbelerinden çıkıp yükleriyle gelirler. Gelir ve tutturulduğu varsayılan dengeyi bozarlar. Huzursuzluğa korkunç bir tiksinti duygusu eşlik eder. Yüz kendiliğinden buruşur. Cinnete bir, deliliğe üç adım kalmıştır sanki. Rahatlamak için. Bir bağırma hissiyatı, kayaları vuran sular gibi çene kemiklerine, avurtlara, dudaklara çarpıp çehreyi tahrip eder. Şöyle kanlı terli bir çırpınma huzursuzluğu savuşturacaktır belki ama, aksi gibi insan kasılır, kasılır, kasılır... 


***

Tanıdık olmayan o huzursuzluk aniden kendini gösterdiğinde, mevcut andan kopulur, akıl alır başını gider, muhayyilenin zembereği boşalır. Yetiler sonsuza kadar kaybedilmiş gibidir. Konuşmak, demek huzursuzluğa bir ifade kazandırmaya çalışmak boşunadır. Sinir uçlarındaki zedelenme bünyeyi kilitler, zihin karıncalanır, dildeki kelimeler çoktan yanıp küllenmiştir bile, huzursuzluğun zalim rüzgârı külleri hiçliğe savurur, hem de nasıl keyifle... Bu yokluk çölünde debelenirken, alelade hareketlerden, kıpırdanmalardan, seslerden ve en çok da eşyalardan duyulan huzursuzluk koyu karanlık bir bıkkınlıkla iç içe geçer. Ve derken bir püskürtme isteğidir ki benliği verevine keser: Delişmen bir kısrak gibi ağız dolusu köpürerek kaçmak, olandan uzaklaşmak, mesela eve gitmemek, bir tenhaya kıvırılıp uyumak, vergileri ya da faturaları ödememek, seçim sandıklarını külliyen unutmak, kimlikleri bankamatik kartlarını duvar diplerine, çerçöp arasına fırlatmak, sabah işe gitmemek, kravat takmamak, telefonlara çıkmamak, susmak; yani yakıp olası emeklilik düşlerini insani ilişkiler sahasından hepten istifa etmek...

***

Huzursuzluktan doğan bıkkınlık yıkım duygusunu tetikler. İnsan bir fıçı dolusu barut haline gelmiştir de sanki, infilak etmesi için fitilin kıvılcım alması kâfidir. Düzen ya da kaos ikiliğini ardında bırakmış bir infilak hissidir bu: benden sonrası tufan kayıtsızlığı belki de... Tam da bu belki’nin yarattığı tedirginlikten ötürü, toplum addedilen balçık huzursuzluğa hiçbir surette müsamaha göstermez. Uyumsuzlar, yakışıksızlar, mutsuzlar ve huysuzlar bir şekilde kabul edilir toplumsal şölene ama, huzursuz kişilere asla yer yoktur bu şölende. Şölene ancak bıçkınlıklarından taviz verilirse dahil edilebilirler. Ve bundandır, toplumsal yapı –süperego- tarafından ıslah edilmek üzere sorumluluk duygusu hatırlatılır huzursuz kişilere; vicdana işaret edilir, boyuna ahlaki yasalardan dem vurulur, dini yanılsamalardan, reel politikadan, estetik oyunlardan, “güneşli güzel günlerden”, felsefi ıvır zıvırlardan bahsedilir. Her şey konformizmin sürgit kılınması adınadır aslında...

***

Huzursuzluk defedilmesi gereken bir haletiruhiye değildir. Huzursuz kişi diken misali sürekli kendine batar. Huzursuzluk bir tür sıkışma, çatlayarak da olsa testileri kırıp saçılma hissidir. Genellikle geri tepip failini aşındırsa da, huzursuzluğun genişleme hissiyle olan alakası özgürlük dürtüsüne dolayımlanır. Hal böyleyken kapitalist dünyanın kaideleri, ve bu kaideleri içselleştirmiş varoluşlar, yani burjuva soytarılığına batmış kişilikler bir cüzzam salgınından kaçar gibi huzursuzluktan kaçarlar. Dinginlik, marazi bir huzur ararlar. Ama bulamazlar. Hazindir ki huzursuz da olamazlar. Yalana sığınır ve çareyi kaçmakta bulurlar. Psikiyatrlara kaçarlar: Anti-depresan ilaçlarına, ideolojilere, doğa sporlarına, Ankara mobilyalara, klasik edebiyata, alışveriş mağazalarına, seyahatlere, bol baharatlı uzak Asya yemeklerine kaçarlar... Nereye kaçarsa kaçsın, nereye çağırırsa çağırsınlar, başa bela mutsuzlukların sarayındansa huzursuzluğun viranesinde gönüllü ikamet edenler, yani sırası geldiğinde biraz da dünyaya batmak isteyen o huzursuzlar hep olacaktır. Ve elbette herkes gibi huzursuzlar da birbirlerini bulurlar ve haydutlar gibi kahkaha atarlar, hakikatle her temaslarında... Haklarıdır...