Anasayfa > Haftalık Yazılar > Zorunlu Entegrasyon ve Maliyeti

Zorunlu Entegrasyon ve Maliyeti

Cuma Çiçek

08 Temmuz 2016

Kürt meselesinde diyalog ve müzakerenin yerini çatışmaların almasını, uzun bir aradan sonra devletin güvenlik araçlarını önceleyen politikalara geri dönüşünü kimileri devletin gücünün tesisi olarak okuyabilir. Zaten hükümete yakın kalemlerden böylesi yorumlar oldukça fazla. 

Bu sayfalarda daha önce de atıfta bulunduğum Michael Mann devlet iktidarının kaynağının ne olduğunu sorar ve iki tip devlet gücüne işaret eder: Altyapısal güç (infrastructural power) ve despotik güç (despotic power). Bu iki güç tipinin farklı kombinasyonları üzerinden devlet tiplerini analiz eder. Bunlardan ilki devletin sivil toplumla müzakere ederek iş yapma becerisini belirtirken, ikincisi, sivil topluma danışmaksızın devletin tek yönlü eyleme becerisine gönderme yapar. Benzer bir sınıflandırmayı Antonio Gramsci hegemonya ve zor aygıtları üzerinden yapar. Hegemonya devletin rıza ürettiği sivil toplum alanını ifade ederken, zor devletin güce/kuvvete dayandığı politik toplumu belirtir. Gramsci’ye göre zaten devlet sivil toplum ve politik toplumun toplamına işaret eder. Başka bir ifadeyle devletin bir yüzü “etik devlet” iken, diğer yüzü “gece bekçisi/jandarma” devlettir. Özetle, devlet sopa artı rızayla iş yapar.


Son bir yılda 5 bin ile 10 bin arasında telaffuz edilen can kaybına neden olan, sekiz kentin büyük oranda yeniden inşayı gerektirecek ölçüde yıkıma uğradığı kent çatışmalarını ve bu çatışmalarda devletin hızla geri dönen (ya da 13 yıllık değişim söylemine rağmen aslında hiç gitmeyen) despotik güç kaynaklarını ve araçlarını Mann ve Gramsci’nin kavramsal çerçevelerinden okumak benim için her zaman aydınlatıcı oldu.

PKK ve AK Parti yönetimindeki devlet bu çatışmalardan ne umdu, ne buldu tartışıldı tartışılıyor. Kişisel gözlemim hem devletin ve AK Parti hükümetinin hem de PKK’nin ve anaakım Kürt Hareketi’nin Kürt sokaklarında hegemonyalarının dikkate değer ölçüde daraldığı ve zayıfladığı yönünde.

Gece bekçisi/jandarma devletin alanını genişleterek etik devletin alanını büyük oranda daraltması pekâlâ devletin Kürt sokaklarını hegemonya araçlarıyla ya da altyapısal güçle kontrol edemediği şeklinde okunabilir. Bunun en önemli nedeni, 500 bine yakın insanın zorunlu göçe maruz kaldığı, 2 milyona yakın insanın doğrudan, neredeyse tüm Kürtlerin dolaylı olarak etkilendiği bir ortamda etik devletin büyük oranda ortadan kaybolması. Çatışma döneminde AK Parti yönetiminde devlet büyük oranda kendisini gece bekçisi/jandarma devlete indirgedi. Devletin bu halini sadece devlete muhalif Kürtler deneyimlemedi hiç kuşkusuz. AK Partili Kürtler de deneyimlediler.

AK Parti yönetimindeki devletin hegemonyasının zayıflaması, PKK’nin hegemonyasının genişlemesi anlamına gelmiyor kuşkusuz. PKK ve AK Parti arasında sıfır toplamlı bir oyun denklemi kuranlar olmasına rağmen, durumun bu olduğu kanaatinde değilim. Aksine, AK Parti gibi PKK’nin de artan çatışma ortamında hegemonyası hem daraldı hem de zayıfladı. Bu daralmanın etkileri hiç kuşkusuz Kürt toplumunun farklı katmanları arasında farklı sonuçlar doğurdu, doğuruyor. Ancak, PKK’nin kent merkezlerine taşıdığı çatışmalara, HDP’li Kürtlerin büyük çoğunluğunun bile rıza göstermediği açık. Fark etmemek için kör, sağır ve dilsiz olmak gerekir.

Tüm aksi iddialara rağmen, sokağın hem aklı hem de hafızası var. Her şeyi bir tarafa bırakın 1990’lı yıllarda yaşanan zorunlu göçün sonuçları tüm çıplaklığıyla ortada. Üzerinden 20 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, o dönemin mağdurları hâlâ çoğunlukla barınma, beslenme, eğitim, sağlık, çalışma gibi temel haklardan mahrum bir halde kendi kaynaklarıyla hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bugün göç etmek zorunda kalan 500 bin kişi de olayın sıcaklığı geçtikten sonra –ne yazık ki– kendileriyle baş başa kalacaklar ve 90’ların bir benzerini yaşayacaklar.

Son dönemlerde bazı HDP’li vekiller tarafından gündeme getirilen yeni parti, muhafazakâr Kürtlerin rahatsızlıkları, şiddet-siyaset ikilemi gibi konuları bu çerçeveden okumakta fayda var. Tabii bu tartışmaları sadece HDP açısından değil, belki ondan çok daha fazla AK Parti açısından da değerlendirmek gerekir. Zira, daralan ve zayıflayan sadece anaakım Kürt Hareketi’nin hegemonyası değil, en az onun kadar ve hatta daha fazla AK Parti ve yönettiği devletin hegemonyası.

Bu noktada, anaakım Kürt Hareketi’nin HDP üzerinden toparlanma şansının daha fazla olduğunu ileri sürebiliriz. Zira, bu çatışmaların ana aktörü HDP değil, PKK. HDP çoğunlukla barışa ve siyasi çözüme güçlü şekilde sahip çıkmadığı, PKK’nin kurduğu oyun alanı içinde kaldığı ve gelişmelerin peşinden sürüklendiği için eleştiriliyor. Bu anlamda, siyasi çözümü merkeze alan, bu konuda topluma güven veren bir çıkışla HDP’nin toparlanma şansının hâlâ olduğu ileri sürülebilir.

Peki ya AK Parti? Bunca yıkımdan sonra Kürt sokaklarında hegemonyasını yeniden kurabilir mi? MHP ve CHP’nin büyük oranda marjinalize olduğu Kürt sokaklarında Ankara-merkezli geriye kalan tek parti olan AK Parti’nin hegemonyasının Kürtler arasında zayıflaması ve daralması Kürt siyasetini ve Türkiye’nin Kürt meselesini nasıl etkileyecek? Hele yanı başında Suriye ve Irak’ta Kürtler teritoryal egemenliklerini günbegün inşa ederken.

HDP’nin gönüllü entegrasyon projesi büyük bir darbe aldı. Bugün “zorunlu entegrasyon” gece bekçisi/jandarma devlet tarafından sağlanmış durumda. Ama sanırım bunun maliyetinin ne olacağını konuşmakta fayda var. Tabii biraz da tarihe bakmakta... Zira geldiğimiz yol, gideceğimiz yolların güzergâhlarını büyük oranda belirlemekte...