Gece

Derviş Aydın Akkoç

10 Temmuz 2016

Bir sözün gece söylenmesi ile gündüz söylenmesi arasında ne fark var? Mutlaka bir fark olmalı. Aksi takdirde İsa şöyle bir laf etmezdi havarilerine: “Benim size gece söylediklerimi siz insanlara gündüz söyleyin.” Neden ille de gündüz: Hakikatle mest olmuş bir ağzın dudaklarından gece karanlığında “işitilen” bir sözü, gündüz vakti başkalarına söylemek, aslında söylemek de değil, “aktarmak.” Garip bir muamma saklı sanki bu tutumda. Geceden bu imtina neden?

Hakikatin gece başka gündüz başka tezahür eden veçheleri mi var? Olabilir. Fakat gece hususunda mesele “ağızla” değil de, “kulaklarla” ilgili galiba. Nakletme, daha doğrusu alımlama ve idrak etme söz konusu olduğunda kulaklar gece işitilecek bir söze hazır olmayabilir. Bedenin yorgunluğu kulaklara kadar ulaşan bir yorgunluk mu? Kulaklar da tıpkı kollar ve bacaklar gibi takatten mi düşer gece yüzünü gösterdiğinde? Zalim uykusuzluk gözkapaklarına kiloluk taşlar gibi asıldığında, zihin herhangi bir sözü kavrayamaz hale mi gelir? Malum hakikat-söz çoğun bir “yük” olarak tasavvur edilmiştir teolojik sahada, bu ağırlığı omuzlardan önce kulakların mı taşıması gerekir? Öyle görünüyor. Nedir ki gece?

***
Gündüz, ihtişamıyla insanı iğva eder, gözleri kamaştırır, iştahları kamçılar. Renkleri de çokçadır. Ama gecenin tek bir rengi vardır: Siyah. Gecenin karanlığı gün ışığında apaçık halde tezahür eden, çırpınıp duran bedenleri, uzayıp giden mekânları, dalgalanıp kabaran arzu ve tutkuları, saman alevi gibi yanıp tutuşan düşünceleri kalın ama hafif bir yorgan gibi örtüp kapatır. İslam’ın “gece”yi kâfirlikle, küfürle nitelendirmesi de bundan: Gece dünyanın üzerine bir tül gibi çekilir. Kâfir Allah’ı bilmiş, onun varlığına tanık olmuş fakat bu bilgiyi perdelemiştir. Allah nezdinde bağışlanmaz oluşunun nedeni de budur. Gece de, Allah’ın varlığına işaret eden gündüzü örttüğü, varlıkları kapattığı, renkleri bastırdığı içindir ki, kâfirlikle kayıtlıdır. Evet gece, Allah’ın tecellisi addedilen eşyayı örtmek suretiyle Allah’ın varlığını inkâr eder; bu inkâr ebedi değildir tabii, sonu vardır, güneş parıltılarını yeryüzüne saldığında Allah’ın gazabı gecenin kanatlarına dokunur, kıvrılıp gerisin geri mağarasına döner kutlu karanlık…

***
Ne var ki, karşı konulmaz diyalektiğin sonsuz döngüsü her durumda işler. Gece sürüldüğü yerden önünde sonunda çıkıp geri gelir. Kovulmasının, hafife alınmasının, hakir görülmesinin haklı intikamını alır varlıklardan, o görkemli ıssızlığıyla, koyu lacivert parıltısız yabaniliğiyle dünyaya yeniden musallat olur. Analojide hiçbir mahsur yok: Teolojik düzlemde gündüz Tanrı ise, gece de Şeytan’dır. Gündüz, hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaktır aynı zamanda. Hiç unutmamalı: Cennetten kovuluşun insanlık açısından ilk ve infazı hâlâ süren cezası çalışmak olmuştur. Çalışmak eziyettir. Gece ise çalışmamaktır, bu uğursuz cezadan bir süreliğine de olsa sıyrılmaktır. Yıpranmış, sömürülmüş bedenler, aşağılanmış ruhlar gecenin serinliğinde hürriyetlerine kavuşurlar ancak. Ve bahis bu korkunç ceza olunca, değil mi ki, karanlığa gömülü ağaçların yapraklarında, nehirlerin asude akışlarında, okyanus dalgalarının kayalarla sohbetinde, bedenlerin yavaşça gevşemesinde Tanrı’nın sözleri değil, Şeytan’ın fısıltıları duyulur hep. İçinde çalışmanın olmadığı olası bir dünyanın tatlı imgeleri uç verir bu fısıltılarda: kışkırtıcı, erotik, ılık ıslak… 

***
Gece, göğsünde kurulu düzüne isyanın tohumunu taşır: Paraya, mülkiyete, otoriteye… Sözü ve iktidarı elinde tutan egemen sınıfların, çalışmayla karartılmış dünyaya karşı çıkan asileri Şeytan’ın ayartısına kapılmakla suçlamaları boşuna değil. Doğruluk payı var bu suçlamaların. Gündüzün hâkimiyet alanına sızacak ve orada “etkide” bulunacak, eyleme gebe sözler, gecenin süzgecinden geçerek billurlaşır, sadeleşir. İsa da dahildir buna. İsa’nın gece sarf ettiği sözlerine de, karanlığın yaralı ırmağından birkaç damla sıçramış mıdır acaba? Sıçramamış olsa adamı neden çarmıha gersinler ki? Hem “biriktirmeyin,” “yüreğiniz neredeyse hazineniz de oradadır,” diyen İsa için, usta yazar Nikos Kazancakis “ilk Bolşevik” demiyor muydu?