Anasayfa > Haftalık Yazılar > Darbelere Karşı Olma Ayrıcalığı

Darbelere Karşı Olma Ayrıcalığı

Polat S. Alpman

04 Ağustos 2016

Bir politik tutum olarak darbelere karşı olmak, Türkiye gibi ülkelerde demokratik rejime olan inançla ve ihtiyaçla doğru orantılıdır. Üstünden dört darbe geçmiş, birini de kısa süre önce savuşturmuş Türkiye açısından darbe karşıtlığı siyasal bir pozisyon, hatta programatik bir ilke olarak sunulur. Oysa darbelere karşı olmak ne abartılı bir politik bilinç, ne de herhangi bir siyaset ve iktidar yapısını mutlak biçimde onaylamayı gerektirir. Darbelere karşı olmak demokrasi oyununun makul, eşit ve hepimiz tarafından tanınan, bilinen kurallarla oynanmasına yönelik bir irade beyanıdır. Bu beyana gerektiğinden daha fazla bir anlam yüklemeye çalışmak, darbe karşıtı olmanın kendisinde olmayan bir politik ufku ona dayatmak anlamına gelir. 

Türkiye’de demokrasinin oy vermekten ibaret olarak sunulduğu, bir türlü kurumsallaşamadığı ve mevcut kurumlarının da her geçen gün yozlaşmakta olduğu düşünüldüğünde, gerçek anlamda demokratik bir rejime sahip olduğumuzu öne sürmek zor. Haliyle insaf ve iz’an sahibi herkesin kabul edeceği üzere 15 Temmuz’dan önce de demokratik işleyişi kaba bir çoğunlukçu söyleme indirgeyen, demokratik işleyişin temel dinamiklerini hiçe sayan ciddi bir kuralsızlığın yaşandığı konusunda herhangi bir tartışma yapmanın anlamı yok.

Bu durumun neden olduğu politik anomi, kuralsızlaşma hali, sadece muhalefet ya da muhalifler tarafından değil bizzat hükümete yakın çevreler tarafından da dile getiriliyor. Akla kırk takla attıranlar bir kenara bırakıldığında hükümetin bu kuralsızlaşmayla ilgili açıklamaları genellikle sisteme ilişkin “açmazlar” üzerinden yapılıyor. Kısaca haliyle; ‘parlamenter sistem çalışmıyor, başkanlık olsa her şey çok güzel olacak ve başkanlık sistemi bizim geleneğimize çok uygun’ şeklinde yapılan propagandanın örtmeye çalıştığı gerçek, kuralsızlaşmanın, bizzat ondan istifade edenler tarafından yaratılmış olmasıydı.

Bir süredir bu kuralsızlaşmanın nedeninin Gülen cemaatinin bütün sistemi kuşatmış olmasıyla açıklayan yorumlar yapılıyor. Cemaatin devlet içerisindeki örgütlenmesi Erdoğan’ı ve hükümeti sürekli zora sokmaya dönük hamleler geliştirdiği için çizgi dışına çıkmanın devletin ve seçimle işbaşına gelmiş hükümetin bekası için artık bir zaruret haline geldiği öne sürülüyor. Bu ve benzeri yorumların ilerleyen dönemlerde daha da yoğunlaşması mümkün ancak kuralsızlaşmanın nedeni Cemaat –yani Cemaatin hükümeti kuşatması yüzünden ve/veya Cemaatle mücadele uğruna– olsa bile kısa ve orta vadede söz konusu anominin ortadan kalkması, kalkması için ciddi gayretler gösterileceği pek mümkün gözükmüyor.

Bununla birlikte, Gülen cemaatinin devlet içerisinde etkili bir biçimde örgütlenmesine zemin hazırlayanların bu kuralsızlaşmadan nasıl ve ne düzeyde istifade ettikleri ya da konuyla ilgili açıklamalarındaki haklılık payı nedir, ne derecede geçerlidir, bunlar da henüz bilinmiyor. Yine de 2007-2013 yılları arasında, yani Gülen cemaatinin altın çağında, yaşanan gelişmelerin siyasal sorumluluğu hiç kimse tarafından üstlenilmeyeceği için bu tür açıklamaların özel bir anlamı da yok. Şimdilik elde, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ifade edilen “Allah bizi affetsin” gibi bir beyan var. Allah herkesi affetsin ama bu açıklamanın tam olarak ne ifade ettiğine ilişkin belirsizlik giderilmiş değil. Bu nedenle dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, yine çıplak güç mücadelesi şeklinde gerçekleşen iktidar mücadelesinin kendisine dönüşüyor. Şu an bu mücadele olabildiğince düşük tonda seyrediyor ve siyasal konsantrasyon darbelere karşı olmak paydasında oluşturuluyor.

Siyasetçilerin hesap vermesi ve siyasal makamların hesap verme makamı olması demokratik rejimlere özgü politik ethoslardan biridir. Bu ethos Türkiye’deki siyasal alanda yok ve yokluğuna ilişkin ciddi bir itiraz da yok. Dolayısıyla Türkiye’de şu an hükümet edenler, hesap vermelerini, özeleştiri yapmalarını gerektiren bir ahlaki gereksinim ihtiyacında değiller. Tam tersine, darbelere karşı olmayı bir ahlaki düstur olarak tescilleyip onu bir imtiyaz haline dönüştürme gayreti gösteriliyor.

Oysa darbelere karşı olmayı bir imtiyaz olarak sunmak, darbe olma olasılığının neden olduğu endişeleri iktidar mücadelesi için kullanmayı içerir. Darbelere karşı olmayı bir imtiyaz haline getirmek, darbe olma olasılığını iktidar olmak ya da iktidarda kalmak için güç devşirmenin aracı olarak kullanmak anlamına gelir. Darbelere karşı olmayı bir imtiyaz olarak sunmaya çalışan ve Türkiye’deki çoğunluğun ayak bastığı yerlere basmaya çalışan bu tutumun varacağı yer, ne kadar iyi niyetli ve iddialı olursa olsun, demokratik rejim olamaz. Vatandaşlarına pespaye bir otoriter hatta totaliter rejim içerisinde yaşamı dayatmaktan öteye de gidemez.

Şu an için oy vermek, Türkiye’deki demokrasinin elde kalan son sembolik davranıştır. Seçmenlerin dahil olduğu bir seçim sürecinde oy alarak Türkiye’nin Meclis’inde vekilleri bulunan bir partinin, HDP’nin, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere hükümet, muhalefet ve ana-akım medya tarafından unutturulmaya çalışılması ve Meclis’te böyle bir partinin olmadığı izleniminin verilmek istenmesi, her şeyden önce seçim yapma ritüelini aşındırır.

Görünen o ki darbe tehdidinin önemli ölçüde bertaraf edilmesiyle birlikte oluşturulmak istenen yeni siyasal konsensüs içerisinde HDP’ye yer yok. İlm-i siyaset açısından HDP’nin ve onun şahsında demokratik sürece dahil olan seçmenlerin, imtiyaz haline getirilen darbe karşıtlığından neden mahrum bırakılmak istendiğini bilmiyoruz, ancak HDP’yi ya da Meclis’te yer almayı başarabilen herhangi bir partiyi öteleyerek, onu ‘flu görerek’, ademe mahkûm ettiği zehabına kapılarak varılacak yerin, şu an bulunduğumuz yerden çok uzaklaşamayacağını biliyoruz.