Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Bir Şeyimiz Yoksa"

"Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Bir Şeyimiz Yoksa"

Erdoğan Özmen

08 Ağustos 2016

İkiyüzlülüğün, sinsiliğin, çirkin çıkar ortaklıklarının, mide bulandırıcı iktidar ve güç oyunlarının, karanlık hesapların, kalleşliğin, gaddarlığın, ilke ve değer yoksunluğunun, onursuzluğun (yazarken bile insanı yoran bir kötülük ve çürümüşlük bolluğu bu) iyice ortalığa saçıldığı bir zamanda benzersiz bir ferahlık, aydınlık ve açıklık hissi de yok mu Komünist Manifesto’nun o cümlelerinde? Demek, derinliğinden ve kapsamından önce ne ise o olmanın, dosdoğru olmanın, samimiyetin, tertemiz bir niyetin eşsiz bir örneği olarak okunmalı… Sınırsız hayal gücünün ve umudun bir de:

Komünistler görüşlerini ve niyetlerini gizlemeye tenezzül etmezler. Amaçlarına ancak şimdiye kadarki her türlü toplum düzeninin zorla devrilmesiyle ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın hakim sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yoktur. Kazanacakları bir dünya vardır.

“Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanları” en güncel ve geniş anlamıyla düşünmeliyiz artık. Zaten hiçbir şeyi olmayanları, kıt kanaat biriktirdiği azıcık varlığın, yetenek, bilgi ve becerilerinin her an kül olacağı tehdidiyle her daim yüz yüze olanları, bir sınıfa bile ait olamayan yurtsuzları, göçmenleri, sahip olduğu virtüel güçleri ve potansiyelleri bakımından her türlü vaat ve imkandan yoksun olanları, hiçbir aydınlık ve ümitli gelecek hayali kuramayacak denli dışarıda kalmış mecalsizleri kapsayacak şekilde demek ki.

Ama asıl, aynı ifadenin/ilanın çok daha zengin ve çok katmanlı bir içgörüye yaslandığını ıskalamadan tabii ki: “Zincirlerinden başka her şeyini kaybetmiş olanlar” ifadesinin tam merkezinde çünkü, sınıflı toplumların ulaştığı nihai uğrakta (ya da günümüz neoliberal kapitalizm koşullarına bakarak söyleyebileceğimiz gibi: en vahşi evrede) insanlığın maruz kaldığı derin ve çok yönlü kayıp ve mahrumiyeti; insanın kendi en eşsiz ve üstün nitelik ve kapasitelerinin en uzağına/ötesine itilmiş olmasını, başka türlü kavranması handiyse imkansız görünen bu kökensel eksikliği tutkuyla ete kemiğe büründürme, aşikar kılma gayreti yok mudur? Gözümüze doğal bir düzenin kendiliğinden bir özelliği olarak göründüğü ölçüde dikkatimizi bile çekmeyen, ancak ideal bir insanlık durumundan (ya da muhayyel bir sınıfsız toplum perspektifinden) idrak edilebilir olan bu temel “insanlıktan çıkma/insanlığını kaybetme” haline somut bir karşılık bulma arayışı değil midir bu?* 

Önemli tarihsel anlarda proleterlerin bir sınıf olarak, kendi içlerinde çok fazla kırılmadan ve parçalanmadan ve daha tereddütsüzce tavır alabilmelerinin, o zamana kadarki gerici, düzen-içi, milliyetçi, dinci vb. koşullanma ve bağlarından daha zahmetsizce ve radikal bir biçimde kopabilmelerinin temelinde de bu yok mudur: Sadece saf ve sıradan bir “zincirli varoluşa” indirgenmiş oluşları, en sert ve çıplak biçimiyle kaybın ve yoksunluğun tarihsel öznesi olmaları değil midir onları ayrıcalıklı (eğer bu illa da bir ayrıcalık sayılacaksa) kılan? Kaybı ve yoksunluğu kat etmenin ve yaratıcı bir yas çalışmasıyla aşılabilir bir kıvama sokmanın öncelikli koşulu neyi, ne için kaybettiğini derinlemesine kavramaktır çünkü. 

O yüzdendir ki, o eylemin (komünist devrimin) sonucunda kazanılacak olan şey bir maddi zenginlik (mülkiyet ilişkilerindeki bir değişiklik örneğin), ya da sadece zincirsiz bir hayat değildir artık. Herkes için ve kelimenin en tam anlamıyla dünyadır.

Komünizm fikrinin bir yas ve kayıp siyasetine tercüme edilmesi önerimin/tartışmamın arka planında bu var. Ama kayıp ve yas siyasetini düşünürken daha güncel ve pratik bir gerekçeye de yaslanmaya çalışıyorum. Siyasetin amacının kolektif bir yası mümkün ve olanaklı kılmak olduğunu söylemek değil bu:

Hayatın, tüm hayatların değerine dair daha keskin bir anlayışın yerleşebilmesi için kimi yüzlerin kamusal görüş alanına kabul edilmeleri, görülmeleri ve duyulmaları gerekir. Yani siyasetin hedefi yas tutmaktır demiyorum, yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken hayata dair o daha keskin anlayışı kaybederiz diyorum. [1]   

Yani, yas ve kayıp siyaseti sayesinde, “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?” sorularının bütün kapsamı ve ağırlığıyla sorulabilir olacağı ve görmezden gelinemeyeceği bir çerçeveyi siyaset sahnesine kalıcı biçimde yerleştirmiş olmaz mıyız? Kayıp karşısında (ve şiddet karşısında tabii ki; sermayenin bütün bağları ve ilişkileri çözen ve parçalayan, mülksüzleştiren, çırılçıplak bırakan şiddetini bir an bile unutmadan) tümüyle savunmasız oluşumuzu, bu en temel acziyetimiz ve çaresizliğimizi öne çıkaran, o düzeyde bir ortaklık tasavvuruna imkan sağlayan bir siyaset çerçevesi. İyice un ufak olur, lime lime edilirken bile görünmez olan sıradan, küçücük, önemsiz hayatları, kaydı bile tutulmayanları, acıyla kıvrananları, kimsesiz ve güçsüzleri görünür kılacak bir çerçeve. “Bir nesnenin, rengin ya da biçimin kimliği görünebilirliğin açığa çıkardığı şeydir” çünkü. Böylece, bir kez daha 15 Temmuz darbe girişimi gecesi sokakları işgal eden ve hayatını kaybeden kahramanları saygıyla anmak isterim. 

Velhasıl, başka/öteki bütün hayatlara dokunmayı, temas etmeyi mümkün kılacak, daha derindeki bir ortaklığı, kader birliğini ve kardeşliği açığa çıkaracak, “Sensiz ben kimim” sorusuna hak ettiği yeri verecek, ortak kökümüzün gelecekte olduğuna işaret edecek bir siyaset zemini üzerine daha çok düşünmeliyiz. Bir de John Berger’den dinleyelim bunu:  

İsterseniz, bu senaryoyu bir kerelik değiştirelim, diye sürdürdüm konuşmayı; isterseniz, kendimizi gökteki cenneti yaratabileceğimiz bir dünyada değil de, tam tersine, cehenneme çok daha yakın bir dünyada yaşadığımızı düşünelim. Bu durum siyasal ya da ahlaksal seçimlerimizin bir tekini bile değiştirir mi? Gene aynı sorumlulukları yüklenmek zorunda kalacak, aynı savaşımı sürdürmekle yükümlü görecektik kendimizi. Belki de sömürülenler ve acı çekenlerle aramızda var olan dayanışma duygusu daha da yoğunlaşacaktı. Değişecek tek şey umutlarımızın aşırılığı ve düşkırıklıklarımızın acılığı olacaktı. [2]


* Burada Ömer Laçiner ile yaptığımız ve benim kendimce yararlandığım bir sohbeti anmak isterim.

[1] J. Butler, Kırılgan Hayat, Çev. B. Ertür, Metis Yayınları, 2005, s. 15-6.

[2] J. Berger, Şiirin Saati, Çev. G. Çapan, Adam Yayınları, 1988, s.73-4.