Anasayfa > Haftalık Yazılar > Hukuk ve Eşitlik

Hukuk ve Eşitlik

Barış Özkul

28 Ağustos 2016

Birtakım lafların sonuna “bilim” takısı getirmek zamanımızın modası. Bu kadar üniversite ve bölüm olduğuna göre aynı zamanda pratik bir zorunluluk da. Oysa bir bilgi faaliyetinin beşeri bilim olabilmesi için epistemolojik temellere oturtulabilen kavramlar üretmesi gerekir. Edebiyat mesela bu tür kavramlar üreten bir bilgi çeşidi değildir ama edebiyatbilim diyenler var (çeviribilim, anlatıbilim hatta “sporbilim” de yerleşti). Türkiye’de bir şeylerin “bilimini yapmak” bir yandan da bir statü ve sınıf meselesi. Bilim dediğinizde hemen bir ciddiyet kesbetmiş oluyorsunuz. Ama Türklerin evrensel bilime katkısı öncelikle üniversiteden gelmiyor. Örneğin Aristoteles’ten günümüze siyasetbilimi terminolojisine yaptığımız tek özgün katkı “kayyım” terimiydi (ileride hazırlanacak sözlüklere “ilgili madde için bkz. yerli ve milli Türkiye” ibaresi konacaktır). 15 Temmuz’dan sonra “kayyım” da özgünlüğünü yitirdi; şimdi daha bilindik bir manzarayla karşı karşıyayız. Bilimi bir kenara bırakıp bu tanıdık manzaradan bahsedeyim.

Muhafazakâr kesimin ılımlı aydınları yıllar yılı şu tarih tezini sahiplendiler: İttihat ve Terakki, Ermeni Tehciri sırasında Ermenilerin canlarına kastetmekle kalmayıp mal varlıklarına da el koymuştur. Geç Osmanlı’da kapitalistleşme sürecinin önemli bir ayağı sermayenin zorla millileştirilmesidir. Cumhuriyet’i kuran kadrolar Mübadele, 34 Trakya olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi uygulamalarla bu geleneği perçinlemiştir. Sünni-Müslüman halk kesimleri bu süreçten sorumlu tutulamaz. Ezici çoğunluk, Soykırım gibi insanlık suçları karşısında bir rahatsızlık belirtmediyse de asıl sorumlu İttihatçı zihniyet ve Kemalist askeri bürokrasidir.  İttihatçılık ve Kemalizm bu konularda rüştünü ispatladığı için bu tarih anlatısı, gerçekliğe uygundur. Peki, Yeni Türkiye’nin eskisinden farkı ne? 12 Eylül cuntasının muhalifleri yıldırma amacıyla elinin altında bulundurduğu CMK 128’in bu boyutlarda yürürlüğe konduğu başka bir dönem olmadı. Darbeye kalkışanların yargılanmasına; sınav sorularını çalanların veya çeşitli kumpaslarda rol alanların kovuşturulmasına aklı başında kimsenin itirazı olmaz. Ama bunların hukukî karşılığı malvarlığına el koyma cezası mıdır? İlgili suçları uluslararası hukuka bağlı kalarak soruşturmak mümkün değil midir? OHAL’de askıya alınan uluslararası sözleşmeler yeniden yürürlüğe konduğunda bu uygulamaların Türkiye açısından hukuki sonuçları ne olacak? Ya da uluslararası sözleşmelerin hiçbir bağlayıcılığının olmadığı yeni bir hukuk rejimi mi yürürlüğe konacak?

Bunlar demokraside ve evrensel hukukta ısrar eden toplumlar açısından önemli sorunlar. Ama hukukun asgari müştereklerinde uzlaşmak, eşitlik ilkesini en azından biçimsel olarak sindirmeyi gerektirir. Bu da bir olgunluk meselesidir. Siyasal İslâm, böyle bir olgunluğa erişmiş değil. Onca yılın ardından İttihatçılık ve Kemalizm’le temel anlaşmazlığının devleti kimin yöneteceği “sorunsalı”yla sınırlı olduğu anlaşıldı. İdeoloji düzeyinde birtakım nüanslar var elbette: Erdoğan, İslâm ideolojisinin gündelik motiflerini seferber etmekte gayet “başarılı” bir politikacı: Geçmişte benimsemekle hata ettiğini düşündüğü bir politikadan “Allah affetsin” diyerek dönüp, bambaşka bir noktaya intikal edebiliyor. Bu “Allah affetsin”-“Bana mı sordunuz?” pragmatizmi Türk toplumu için biçilmiş kaftan: “Allah affetsin” dediğinde, açıklama yapma yükümlülüğün de ortadan kalkıyor. Kürt meselesinde çözüm süreci başlattıktan bir süre sonra “Allah affetsin” deyip gerisingeri devlet reflekslerine dönebiliyorsun.

Sonuçta mesele dönüp dolaşıp Türkiye toplumunun eşitlik ilkesine karşı tahammülsüzlüğüne dayanıyor. AKP’li politikacıların ve AKP’yi kayıtsız şartsız destekleyen İslâmcı entelektüellerin on beş yılda geçirdikleri değişim birçok kişi için şaşırtıcı oldu. İktidarının ilk döneminde eski rejimin temsilcileri karşısında demokrasiden, özgürlüklerin genişletilmesinden, mağduriyetlerin giderilmesinden bahseden AKP gerçek anlamda iktidar olduğunda eski rejimin yırtıcı ve dışlayıcı dilini olduğu gibi benimsedi. Siyasal İslâm’ın kitabında eşitlik diye bir şey yok çünkü: Ya mağdursun ya da muktedirsin. Bu, İslâmî-Kur’anî referanslarla açıklanabilecek bir durum da değil. Ladinî bir öğreti olan Kemalizm’in kitabında da eşitlik diye bir şey yoktu. Kimin Dr. Frankenstein kimin  yaratık olduğunu tespit etmek de sorunu çözmeye yetmiyor.