Anasayfa > Haftalık Yazılar > Arzulayan Gözlerle

Arzulayan Gözlerle

Erdoğan Özmen

07 Eylül 2016

Bazı filmler, diziler, romanlar müthiş güzeldir. İnsanı en içinden yakalayan, zamanı ve dünyanın bütün gailelerini iptal eden, bırakmayan, uzaklaşmaya izin vermeyen bir kuvvetleri vardır. Tuhaf biçimde, anlatılmak istenen şey apaçık, basit, derhal kavranabilir haldedir oysa. Bütün etkinin bu yalınlıkta, gösterişsizlikte, en dış yüzeyden ibaret görüntüde olduğu düşüncesine kapılmak işten bile değildir. Daha sonra yavaşça büyünün ve mucizenin başka bir yerde olduğunu sezmeye başlarız. Artık ne kayıtsız ne de dışarıda kalmak mümkündür. Onlara nüfuz etmeye çalıştıkça çünkü, daha çok içimize yerleşeceklerdir. Bir keşif gibidir bu. Kendimizle ilgili bulunmaz bir içgörüye temas etmek gibi. Duyduğumuz heyecan, ürperme bundan, kendimize, varlığımızın esasına dokunmaktan neşet ediyordur işte. 

Oradaki sadeliğin, aslında derinlerde, arkalarda bir yerde gizemli, birden ele geçirilemeyen, anlaşılması zor ama çok daha güçlü şeyler gizlediğini hissettiren, onları haber veren, onlara hazırlayan bir perde olduğu keşfidir bu. Aşikar olduğunu sandığımız şeyden bambaşka olan bir şeyin keşfi. En somut haliyle bir şeyi pek çok şey olarak sunabilme hünerinin, sıradan bir anlatıdan şaheser yaratan edebi dehanın kendini duyurduğu yer.

İnsan da böyle değil midir en temelde? Hemencecik fark edilen onca şeyin gerisinde; sıkıntının, kızgınlığın, nefretin, sevecenliğin, hoşgörünün, tutumluluğun, iktidar hırsının, açgözlülüğün, diğerkamlığın, art niyetli ya da temiz yürekli oluşun vb., gerisinde, demek en yüce ve en bayağı şeyleri aynı bünyede aynı anda bulundurma tuhaflığının temelinde bütün bunların biçimini, hareketini ve çerçevesini çoktan tayin etmiş ve tümünü olması gereken yere yerleştirmiş büyük bir serüven, insanın çekirdeği denen şey yok mudur? Dahası her bir insan tekinde insanlık denen o muazzam inşayı ve sürekliliği bir bakıma özetleyen bir çaba değil midir bu? 

İnsanın içgüdü (instinct) varlığı, biyolojik bir beden olmaktan çıkıp arzulayan bir varlık düzeyine sıçramasından söz ediyorum. Çünkü baştan programlanmış olmayan ve kendi yolunu bulması, yeni imkanlar yaratması gereken bir varoluştur bizimkisi. Kendini insan yapmak en radikal kopmalarla, acı içinde ayrılmalar ve uzaklaşmalarla, parçalanma ve yok olma dehşetiyle, kendi ortasından yarılmayla tecelli eden bir süreçtir. Açık bir sonsuzluğa, kesintisiz bir arayışa yaslanan, ve bu yüzden hatta, sadece bir dürtü (drive) varlığı (o meşhur libidinal ve agresif dürtülerin varlığı), dürtünün tekrarlayıcı döngüsünün ‘faili’ olarak kalmaktan bambaşka bir şeydir insan olmak.

***

En başta sıradan fizyolojik/biyolojik eksiklikten kaynaklanan saf ihtiyaçların varlığı vardır. Deyim yerindeyse dışımızdaki, bizim bile olmayan bir hayatın ritimlerine tabiyizdir başlangıçta. İhtiyacın geri dönme, yeniden zuhur etme anlarına bağlı bir canlılık örgütlenmesinden ibaret bir varoluş halidir bu. İhtiyacın tatmin edilmesi için uygun bir nesne daima oradadır: Açlığımın ortadan kalkması için beslenmem yeterlidir. Ancak, ihtiyaçların tatmini için Öteki’nin yardımı gereklidir. Bunun için, ihtiyacımı dilsel olarak ifade etmem ve Öteki’ne bir talep olarak yöneltmem gerekir. Talep dilin düzeninde sahnelenebilir ancak. Talebin öznesi başka bir özneye hitap eder ve böylece, dil sayesinde özneler-arası alan açılmış olur. Demek, Öteki’ne yönelerek, hitap ederek, Onu varlığımın koşulu katına yükselterek, Onunla birlikte var olurum. Ve –belki de en önemlisi- Ona tabiyetimi tanıyıp teslim olarak. Yüzleşmem/karşılaşmam gereken en çetin paradokstur bu: Bir tabiyet ilişkisinin içinden geçerek, kökensel bir tabiyeti/bağımlılığı kat ederek özne olurum. Buradaki Öteki’nin, hem gösterenler düzenini hem de gösterenler düzenine somut içeriğini kazandıran ve gerçeklikte Öteki’nin yerini işgal eden faili; yani dili ve onun vücut bulması anlamındaki anneyi birlikte işaret ettiğini belirtmiş olalım.

Lacan’ın temel iddiasıdır bu: İhtiyaçların dilin düzeninde ifade edilmesi arzu boyutunu ortaya çıkarır. Dil biyolojik bedenin karşısında bir fazlalık/boşluk yaratır. İhtiyaçlar, saf biyolojik kendilikler olarak sahip olamayacakları bir menzile gösterenlerin düzeni sayesinde kavuşmuş olur. Dilin ve kültürün düzeni içinde ifade edilen ihtiyaçlar çeşitlenip çoğullaşarak biyolojik işlevsellik düzeyinin ötesine geçer. Arzu işte bu aralığa/boşluğa, orada açılan yarığa, indirgenemez bir tatminsizliğin, kurucu bir eksikliğin alanına yerleşir. Arzunun uzamı talep sayesinde, ihtiyaçlar dünyasının biyolojiyi aşan bir yelpaze edinmesiyle ve onların bizatihi doyurulmaları ya da engellenmeleri bağlamında kavranamaz olan bir problematiğin ortaya çıkmasıyla kurulur. Arzunun kendini daimi kılmayı amaçlayan ve çözülmesinin, ortadan kalkmasının koşulunu öznenin kendi kendisiyle tam olarak çakıştığı, denk düştüğü duruma yerleştiren bir dinamikle birlikte olması, buradaki ayırdedici diyalektik hareket bu yüzdendir. Lacan’ın kendi zamanının –ve aynı biçimde sürdüğüne göre şimdinin– psikanalistlerini, psikanalitik terapiyi ihtiyaçların dilsel olarak ifade edilmesi –yani talep– uyarınca konumlandıran ve böylece onu insani varoluş ve arzunun hakikatini ıskalayan bir yoksunluk ve engellenme bağlamına yerleştiren anlayış ve pratikleri nedeniyle eleştirmesinin temelinde bu vardır. Psikanaliz sıradan bir eğitim tekniği olmaktan, çocuklukta mahrum kaldığımız bakım, özen, dikkat ve anlayışın tamamlanma ve telafi edilme yeri olmaktan bambaşka bir şeydir çünkü.   

***

Son birkaç on yıl içinde, total kapitalizmle birlikte, kapitalizmin toplumların bütün hücrelerine nüfuz etmesiyle birlikte yeni bir öznellik biçimleri ortaya çıktı. Arzudan talebe doğru tuhaf bir kayma gerçekleşti. Talebin öznesi arzunun öznesinin yerine geçti. Kendi arzusunda militanca, inatçı bir biçimde ısrar eden, arzusundan vazgeçmeyen özneler olmaktan talep eden, her durumda gölgesine sığınmak için bir efendi arayan yığınlara dönüştük. Kendimizi her konuda ve zavallıca talep eden ve şefaat dilenen bir statüye kapattığımız ölçüde, oraya yerleşen, bu acziyetimizi maniple ve istismar eden, her konuda nutuk çeken ve ayar veren irili ufaklı totaliter figürler bu manzaranın en belirgin semptomudur. Bu denli gerilemiş, kendi üstün vasıflarını kaybetmiş, kendi kurucu çekirdeğinden böylesine uzaklaşmış haldeyken önümüze yeniden daha makul, daha olabilir, daha mümkün hedefler koymakla yetinemeyiz artık. Bunu yaptığımız her seferinde şimdikinden daha geriye savrulacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.  

Ayrıca daha korkuncu ne olabilir ki: Ufacık çocukların kendilerini patlatarak başka çocukları topluca öldürdüğü bir ‘medeniyet’ bu. Öylesine akıl almaz, karanlık. Gözlerimizi en imkansız, en uzak görünene dikmeden kat edeceğimiz hangi makul mesafe çare olur ki bu dehşet cehenneminde? Biz yeniden, en uzak ufka yönelmeden, arzulayan gözlerle…