Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yerli ve Milli Sanat

Yerli ve Milli Sanat

Barış Özkul

11 Eylül 2016

Devlet tiyatroları genel müdürü Nejat Birecik, bu yıl sezon açılışında yalnızca “yerli ve milli” oyunların sahneleneceğini açıkladı. Shakespeare, Çehov, Brecht ve Dario Fo’nun oyunları tiyatrolarda yer almayacakmış. Açıklama şu şekilde: “Milli, manevi duyguları pekiştirmek için hümanist vatan milliyetçisi sanatçılar olarak vatan bütünlüğüne, birliğine katkıda bulunmak amacıyla sadece yerli oyunlarla sahnelerimizi açıyoruz.”[1] AKP devrinin bir özelliği, sol lügatten devşirilmiş terimlerle iş gören basbayağı sağcı bir duyarlığın yerleşmiş olması. “Hümanist vatan milliyetçisi sanatçılar” gibi bir kavram kargaşasını Türkiye dışında bir yerde izah etmek mümkün değil. Ama burada o eşik aşılalı çok oldu. Herhangi bir şeyi gerçeklik temelinde tartışmanın zemini kalmadı.

Gene de soralım: “Yerli ve milli sanat” olur mu? Olmaz denemez. Sanat tarihinde olduğu görülmüştür. 20. yüzyılın faşist-totaliter rejimlerinin alametifarikalarından biri “yerli ve milli” sanattı. Nazi Almanya’sında 1933’ten sonra uygulanan kültürel saflaştırma politikaları Alman sanatını Yahudilik’ten, Bolşevizm’den, bir yozlaşma belirtisi sayılan modernist akımlardan arındırmayı amaçlıyordu. Bu yüzden kitaplar yakıldı; resimler parçalandı. Mao’nun Kültür Devrimi’ne de benzer bir akıl egemendi. Hedef bu kez Çin’in komünist geleceğini kapitalizmin zararlı etkilerinden arındırmaktı.  Kızıl Muhafızlar 1966’da Pekin Güzel Sanatlar Akademisi’ni bastılar; Michelangelo’nun Davut ve Venüs de Milo heykellerini, Apollo de Belvedere’yi parçaladılar. Akademinin dört hocası (Ye Qianyu, Luo Gongliu, Li Kuchan ve Huan Yongyu) kapitalist Batı’nın icatlarını Çin’e taşıdıkları için kemerlerle dövülüp teşhir edildiler. Mao’nun kurduğu kampüs hapishanelerine kapatılan sanatçılar ve entelektüeller binlerce kişinin toplandığı stadyumlarda “özeleştiri” verip suçlarını itiraf ettiler.

Sanattan anladığınız böyle bir şeyse, “yerli ve milli sanat” pekâlâ olur. Aşina olmadığınız bir yapıtla karşılaştığınızda “tükürürüm ben böyle sanatın içine” der geçersiniz. Ama ne komünist Çin’de ne Nazi Almanya’sında insanlığın ortak hafızasına miras kalan tek bir sanat yapıtı verilmedi. Tıpkı on beş yıllık AKP iktidarında muhafazakâr kesimden tek bir dişe dokunur romancı, ressam, besteci, mimar çıkmadığı gibi. Çünkü “yerli ve milli” sanattan Tanpınar’lar, Orhan Pamuk’lar, Yusuf Atılgan’lar çıkmaz; çıksa çıksa Nihal Atsız’lar çıkar. 

AKP’nin sahip çıktığı, referans verdiği Osmanlı da sanat meselesine böyle bakmadı. İmparatorluğun en Batılı ailesi olan Osmanlı hanedanı, 19. yüzyılda Batı sanatını doğrudan doğruya teşvik etti. Tiyatro sözkonusu olduğunda, III. Selim, II. Mahmud, Abdülaziz, II. Abdülhamid tiyatroyla yakından ilgilenen, saraylarında temsiller verdirmiş padişahlardır. 

Metin And, II. Mahmud’un kitaplığında beş yüze yakın tiyatro oyunu bulunduğunu belirtir: Çoğu vodvil, bir kısmı tragedya, komedya ve dram. Abdülmecid devrinde Donizetti’nin Belisario operası sarayda sahnelenmiştir (1843).

Abdülmecit ve Abdülaziz saray dışındaki tiyatrolara da sık sık giderlerdi. Abdülmecit 1848’de Beyoğlu'ndaki Naum Tiyatrosu'nda Macbeth operasını Abdülaziz ise 1868’de Faust’u sahneletti. Aynı yıllarda Çırağan Sarayı’nda Moliere’in La Maladie Imaginaiere’i oynandı. Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı hükümdarı olan Abdülaziz, Paris’te Il Travatore operası ve Giselle balesini gördü. Bunların hiçbiri “yerli ve milli” sanat yapıtları değildir. [2] 

Şimdilerde “dediği dedik” bir lider figürü olarak yeniden parlatılan II. Abdülhamid de kültür ve hayat tarzı konusunda birilerinin anlattığı şekliyle muhafazakâr bir padişah değildi. 1889’da Yıldız Sarayı’na bir tiyatro yaptırmış; burada Batılı oyunların da sahnelendiği birçok temsil verdirmiştir. Belli bir geleneğin içinde, kendine özgü zevkleri olan biriydi Abdülhamid.

AKP ise belli bir sanatsal geleneğin temsilcisi olmadığı gibi sakalet ve pragmatizmin iç içe geçtiği, zevk-i selim duygusundan yoksun bir alaşımı dayatarak bugünlere geldi (Mimar Sinan’ın örme taştan inşa edilmiş anıtsal camilerini betonarme gökdelen teknolojisiyle 21. yüzyıla taşımaktan yüksünmeyen bir yeni üslup doğdu). Anlaşılan, önümüzdeki dönemin yeni sanat ilkesi “yerli ve milli” olmaktan geçecek. Yerli ve milli olmak, nitelikli sanattan uzaklaşmak demektir. Ama ondan öte Türk edebiyatı açısından bir pratik imkânsızlık sözkonusu. Tanzimat’tan,  Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nden beri Türk edebiyatında “yerli ve milli tiyatro” diye bir şey olmamıştır. Yerli ve milli tiyatroda ısrar edenler herhalde ortaoyunu ve meddahlık geleneğini modern tiyatro sahnesine taşıyacaklar. Ya da daha güçlü bir ihtimal “milli mutabakat” Türkiye’sinin sürreal atmosferinin tiyatro yoluyla yeniden üretilmesi. Eğer öyleyse buna sanat demeye lüzum yok.


[1] Devlet tiyatrolarından birileri bir süre sonra bir tekzip yayımladılar ama bu, kabaran yerli ve milli duyarlığı yalanlayan bir tekzip değildi.

[2] Bkz. Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu: 1838-1908, İş Bankası Kültür Yayınları, 1972.