Boşluk

Derviş Aydın Akkoç

18 Eylül 2016

Durup dururken insana musallat olan o kötücül “boşluk” duygusu: Bir havaalanında bir valizi sürüklerken; kalabalık bir kaldırımda şık giyimli bir adama ya da küçük bir kız çocuğuna nedensizce bakarken; sokak lambalarına taş atarken; pasaport işlemleri için evrak mevrak toplarken; ya da bir reklam panosu (“insan bir bankaya aşık olabilir mi?”) aniden bütün ilgiyi kendisine çekerken; bir gazete bayiinde çoksatar bir magazin dergisinin kapağında bir kadın gülümserken; başarısız darbe teşebbüslerini tarihle ilişkilendirirken; bilmem kaç vapurunu beklerken; içimizdeki ve dışımızdaki sayıları sürekli çarpıp bölerken; nüfus müdürlüğüne yol düşürürken; bir sevginin göz göre göre verimsizleştiğine şahit olurken ama hiçbir şey yapamazken; epey ciddi bir konuşmanın olur olmaz bir yerinde bir kahkaha patlatırken; ağır başlı bir felsefe kitabını okurken ya da bir bilimsel tez üzerinde çalışırken; intihar provaları icra ederken; bir şiirin ilk dizesini bir türlü kuramazken; mesai bitip de dosyalardan, makinelerden, kolilerden kurtulup eve dönerken; soyunup dökünüp duş alırken; çıkıp yıllanmış yıpranmış bir arkadaşa uğrarken; çoğun susarken, bir şeyler yiyip içerken; eşyaların, yüzlerin ortasında ama onlardan bin yıl uzakta durup da boyuna gemileri düşlerken; çokça eksiklik birkaç da fazlalıkla dünyada kendine bir yer bulamazken; geçmişle gelecek arasında amansızca bölünürken; anılar puslu bir orman gibi uğuldarken zihnin semalarında, kendi hak edilmiş soğuk sularından utanan cam sürahilerin parçalanmasına ramak kalmışken; alelade bir bozuk para cepten düşüp de kendi başına yokluğa yuvarlanırken, uzanıp almakla bırakmak arasında tereddüt ederken; ve yaşlı dünya güneşin etrafında dönerken; buna rağmen bazı ceviz ağaçlarının içleri oyulup kururken; yaralı balinalar kıyılara vurup çırpınırken; ve bunca toz duman içinde yeni sürüm antibiyotikler ruhtaki iltihaplara karşı hiçbir şey yapamazken... Hiç beklenmedik anlarda insanın göğsüne bir külçe gibi yerleşen o boşluk duygusu: Can sıkıntısının yakın akrabası, hiçliğin kadim yoldaşı, ölümün garip sureti olan boşluk duygusu... 


***

Değil mi ki bütün duygular (özellikle de tarihin bu anında) karmakarışık. Ve sanki bu karmakarışık duyguların etrafında, kâh onlarla çatışarak kâh uzlaşarak, ama her durumda tatsız bir varoluşu sürükleyerek peşi sıra, karmakarışık duyguların tazyikiyle oluşuyor, kuruluyor, bozuluyor, ürkütüyor, sarsıyor boşluk duygusu denilen o cehennem. Ne yapılırsa yapılsın bu cehennemden kurtuluş yok galiba. Bu durum belki de insanın kökensel trajedisinin belkemiğini boşluk duygusunun oluşturmasından. Arzular boğulmuyor onun sularında ama sessizce kayboluyor; her defasında mutlak doyumun imkânsızlığı duyuruyor kendini olanca karanlığıyla; tutkular ve içgüdüler yolunu şaşırıyor. Dil kireçleniyor. Düşünce iki büklüm kendi üzerine çöküyor. Demek boşluk duygusuyla çarpışmak da ona teslim olmak da saçma. Unutmaya yahut savuşturmaya çalışmak da nafile. Gelince hışmıyla geliyor. Gelip de gönlü düğümlüyor, gövdeyi dağlıyor, dahası oyuklar açıyor benliğin kuytularında, hiçbir şeyle doldurulamayacak oyuklar... 

***

Ve işte tam da zalim boşluk duygusunun vurduğu o anlarda, yani eşya yitip gittiğinde, gelecek imgeleri şangır şungur yıkıldığında, geçmiş tozuyarak hiçlik kumlarına gömüldüğünde, söylenmiş ve daha da söylenecek sözler hükmünü yitirdiğinde, mevcut anlamlar ve değerler pul pul döküldüğünde, yani insanın bu en korkunç ve yapayalnız anlarında, bir kuvvetin ya da mucizenin gelip de onu bu çarmıhtan indirmesini istemesi: Nasıl da insanca! Ama herhangi bir kuvvetin yetişmemesi, bir mucizenin gerçekleşmemesi, ya da yetişse yahut gerçekleşse de artık geç kalınmış olması…

***

Belki de boşluk duygusu yüzünden her şey: parlamento binaları, oy pusulaları, ulusal basın, siyaset sanatı, kadınların reçel kaynatmaları, çocuk doğurmaları, adamlarınsa kumaş pantolon giymeleri, küfür kıyamet kahvehanelere doluşup okey taşlarını dizmeleri, kentlerin kurulup yıkılması, borsaların dalgalanması, berber dükkânlarındaki saç sakal artıkları, sarı kirli ampuller, naylon masa örtüleri, çelik kasalar, tırnakların büyümesi, sanat eserleri, garip eczane kokuları, bitmeyen iç savaşlar, haydutça boğazlamalar, katliamlar, bozgunlar ve kıyımlar... Bomboş gökyüzünün kaburga kemiklerindeki kırıklar...