Anasayfa > Haftalık Yazılar > Fırat Kalkanı ve Mercidabık

Fırat Kalkanı ve Mercidabık

Barış Özkul

25 Eylül 2016

Neo-Osmanlıcılık sözkonusu olduğunda AKP ve Erdoğan’ın repertuarı mutlak iktidar arzusu, savaş-fütuhat edebiyatı (evlad-ı fatihan) ve despotluğuyla ünlü padişahlarla sınırlı. Şu günlerin gözde sultanlarından biri Abdülhamid ise diğeri Yavuz Selim. Üçüncü köprüye onun adı verildi; Fırat Kalkanı harekâtının başlangıcı Yavuz’un Suriye’yi fethinde önemli bir aşama olan Mercidabık Savaşı’nın (24 Ağustos 1516-27 Ağustos 1516) beş yüzüncü yılına denk getirildi. Havuz medyası ve matbuatı bunu kıvançla işledi.

Bir öykünme durumu da var: Yavuz Selim epey öfkeli bir sultandı. Onun hiddetinden ve şiddetinden yalnızca Safevi Şahı İsmail, Memluk Sultanı Kansu gibi “dış” düşmanlar değil kardeşleri, yeğenleri ve vezirleri de payını aldı. Dönemin devlet ayanı arasında “Sultan Selim’e vezir olasın” bedduası yayılmıştır. Celalzade Tarihi’nde vezir-i azam Piri Mehmed Paşa’nın “Padişahım önünde sonunda bir bahane ile beni öldüreceksin; hemen bir gün evvel halas etsen münasiptir” dediği yazılıdır.

Bugün artık kellesinden olan devlet adamı pek yok. Zaman geçtikçe toplumların genel ideolojik yapılanmasıyla birlikte ritüeller de biçim değiştiriyor. Ama zihniyetler öyle kolay değişmiyor. Örneğin Davutoğlu olayında bütün toplumla birlikte Davutoğlu’nun kendisinin de sessiz ve tepkisiz kaldığını gördük. Bu, nasıl açıklanır? Kant, “Aydınlanma Nedir?”de aklın erginliğini bir zaman sorunu olarak değil bir refleksivite/kendi üzerine düşünme/özeleştirellik sorunu olarak koymuştu. Zihniyet değişimi ne zamana ne de, Kant’ın terminolojisiyle söylersek, bilme yetisine tâbidir. Bilme yetisi nesneyle kurulan özdeşlik anına aittir ve son derece muhafazakâr da olabilir. Bir şeyi biliyor olmanız onu değiştireceğiniz anlamına gelmez. Değişim, zihnin arzulama yetisinin nesneyi üretecek şekilde seferber olmasını gerektirir. Nesneyle kurulan özdeşlikten nesnenin üretimine geçiş, zihnin yetilerinin potansiyel bir değişimin önünü açacak şekilde işlediğine işarettir. Bunun toplumsal planda karşılık bulabilmesi içinse bireysel aktörlük-öznelik-faillik ilkesinin dinamiklerinin kurulmuş olması gerekir.

***

Fırat Kalkanı ile Mercidabık arasında kurulan muhayyel benzerlik bu tür dinamiklerin olmadığı toplumlarda birtakım zihniyetlerin kör bir diyalektikle tekrarlandığını gösteren “güncel” bir örnek. 

Şimdiye kadar AKP’nin Ortadoğu’daki emperyal hayallerinin müsebbibi, yanlış politikalarının “mentor”ü olarak Davutoğlu gösterildi. Davutoğlu bu politikaları herhalde bütün “stratejik derinliği”yle desteklemiştir. Ama asıl dönüm noktası Davos’tu. “One-minute” çıkışından sonra havaalanında coşkulu bir kalabalık tarafından karşılanması, Erdoğan’ın Türkiye’nin Ortadoğu’da liderlik rolünü hak ettiğine ikna olması için yeterliydi. Bu kanısı aslında bir fikirden çok bir önsezi veya içgüdüye dayanıyordu. Türkiye’nin beş yıldır izlediği Ortadoğu politikalarının kılı kırk yararak hazırlanmış, rasyonel politikalar olmadığı ortada.

Davutoğlu’suz dönemin Fırat Kalkanı hamlesinin görünürdeki “rasyonel” gerekçesi IŞİD’le mücadele. Türk devleti ve istihbaratı tarafından organize edildiği anlaşılan (gizleme gereği duyulmadı) ÖSO öncülüğündeki harekâtla bir Mercidabık nostaljisi yaşatılıyor. Dabık, IŞİD için de önemli bir kasaba: Dergilerinin adı Dabiq. Müslümanlar Dabık’ta Rumları bozguna uğratmadan kıyametin kopmayacağını ve İstanbul’un fethinin Dabık’tan başlayacağını müjdeleyen sahih bir hadis var. [1]

“Gerçeklik düzeyinde” bunlar olurken Membiç’te ve başka yerlerde SDG’ye/PYD’ye haftalarca direnen IŞİD, Cerablus’tan bir günde çekiliyor; kendi topraklarından binlerce kilometre ötede devam eden savaşa kara ordularını hiçbir şekilde sokmayan ABD, Türk ordusunu Rakka’ya çekmeye çalışıyor; Rusya, TSK ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirebilecek bir “denge politikası” izliyor.

Türkiye’de sorunlara rasyonel-serinkanlı bir yaklaşımla çözüm arayan bir siyasi iktidar olsaydı bu kötü senaryolardan korkmak yersiz olurdu. Ama Mercidabık öykünmesi bile yeterince can sıkıcı.

Yavuz Selim, Dabık Çayırı’nda Memlûk ordusunu ve Kansu Gavri’yi yendikten sonra Suriye’nin içlerine ilerleyerek önce Halep’e arkasından Hama ve Humus’a girmiş, son olarak Şam’ı fethetmişti (Orada Mısır seferi hazırlıklarına başlamıştı). 

Beş yüz yıl sonra Suriye’nin içinde ilerlemekte kararlı görünen Türk devletinden Mercidabık öykünmesinden vazgeçip Ortadoğu’da barışın ve birtakım evrensel ilkelerin aktörü olmasını beklemek aşırı iyimserlik olur. Zira Osmanlı nostaljisinin iç siyasette etkili bir karşılığı var. Muhafazakâr kimlik, kavgacı bir retorik etrafında kenetlendiğinde her türlü kabahati, hukuksuzluğu mazur gören bir toplumsal sağduyu pekişiyor. Yeni Türkiye’nin sağduyusu gerçekler üzerinden değil kimlikler üzerinden belirleniyor.


[1] Fehim Taştekin, Birikim'in 330. sayısında (Ekim 2016) yer alan yazısında IŞİD'in Dabık sembolizmine ilişkin önemli tespitler yapıyor.