Gıyap

Sema Aslan

15 Ekim 2016

Gıyap, gıyabında yaşam, yani yapılmış işler, söylenmiş sözler, güdülmüş amaçlar ve kurulmuş hayaller mesela, şimdi ve buradaki yaşamın yerine ikame edilince, neredeyse billurlaşmış bir belirsizlik sarar ortalığı. Senden gayrı yürüyen bir sen. Bu belirsizlikten, pekâlâ edebiyat faydalanabilir. Hakan Günday’ın Zargana'sı (Doğan Kitap, 2002), söz konusu billurlaşmış belirsizliği fark eden, gıyabındaki hayatı başkaları aracılığıyla sürdürerek ‘eyleyen’ bir karakterin etrafında dönüyordu. Zargana’nın şu cümlesi gıyaptaki yaşamalara komuttur: “Gidin, hayatlarınıza geri dönün”. Ama tabii Zargana’nın numarası, gıyabındaki yaşamı kendisinin kurguluyor oluşuydu. 

Gıyabımızdaki hayat, son günlerde Hurşit Külter nedeniyle gündeme geldi – her ne kadar, adı böyle konmadıysa da. Külter, birçokları için belki de ölü kabul edilmişken aslında yaşıyordu ya da tam tersi; birçok kişi Külter’in yaşadığına inanırken o çoktan ölmüş olabilirdi. Ama nihayetinde artık biliyoruz, Hurşit Külter yaşıyor. Üstelik bunu kendi beyan etti. Yani Hurşit Külter’in yaşadığına ilişkin bilgimiz, gıyabındaki bir bilgi değil. Aylardır yaşamını ya da olası ölümünü konuştuğumuz kişinin, kendi gıyabındaki hareketten ve sesten haberdar olması, onun için bir tür istisna mekânı yaratmış olmalı. Külter, kendi şimdi ve buradaki yaşamıyla gıyabındaki yaşamının çakıştığı bu mekânda bulunmayı deneyimlemiş biri artık. Birçoğumuz, kendi dışımızdaki hayatımızı, diğer insanların bizim hakkımızda herhangi bir zamanda ve herhangi bir mekânda söylemiş olduğu bir şeyi, çoğunlukla bilmeyiz. Peki, bir insanın kendisiyle ilgili olan kendi-ötesi hayat, nasıl bir hayattır? 

Yine Hurşit Külter’in konuşmasında belirttiği üzere (mealen aktarıyorum) gıyabındaki hayat, onu gerçek anlamda hayatta tuttu. 

Pek çoğumuz için de öyle olduğu varsayılabilir mi? Bizi hayatta tutan, kimi zaman belki de gıyabımızdaki hayatlarımızdır?

Cezaevlerindeki tutsaklar, kendi tutsaklıkları boyunca dışarıda bir yerlerde, gıyaplarındaki hayatın sürmesi umudunu taşıyor olsa gerek. Yakınlarının, dostlarının ya da özgürlüklerini savunanların mücadelesi, bu hayatların hiç değilse gıyaplarında devam etmesini de sağlamak bir yanıyla. “Ben, bedenimle hayatın içinde değilim. Ama şimdi bir hikâyem, yerime konacak bir cümlem de kalmadı” duygusu onları sarmasın diye. Kendimiz dışında ama kendimiz hakkında bir hayatımız olduğunu bilmek “daha ölmedik” yankısıyla, gücü pekiştirir çünkü. Yine hem edebiyattan hem de tarihten örnek vermek mümkün. Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul (İletişim Yayınları, 2015) romanında, İstanbul’un altındaki hücrelerde işkence gören, yerin kat kat altındayken yukarıdaki İstanbul’u düşünen karakterleri aracılığıyla ve de roman boyunca sorar: “Yer üstünde insanlar bizden habersiz yaşarken, burada acı çekmemizin anlamı neydi?” ya da “Acı çektiğimizi kimse görmüyor ki burada. İnsanların bizden haberi yok.” Ve kitabın son sözü niyetine Hallac-ı Mansur’dan alıntısı: “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.”

Dersimlilerin, dönemin Tunceli Milletvekili Necmeddin Sahir Sılan’a yazdığı mektuplardan ikisi (Dersimlilerden Mektuplar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları), Çemişgezek’ten Mansur oğlu Ali Çelebi’nin 1947 Nisan ve Mayıs aylarında Denizli’den yazdığıdır: “31 Aralık 946 günü Tanin gazetesinde Tunceli muhacirleri üzerindeki konuşmanız hepimizi son derece memnun etmiştir. Sizlerin bizleri unutmadığına zaten hepimiz kaniyiz. (…) 938’de 19 nüfusla iskân edildik. Bugüne kadar hiçbir şey alamadık. (…) Sayın milletvekilim, bizim vilayette bulunan göçmenler hürriyet bakımından da mahsunuz.” Bütün mektuplar, unutulmuş olma kaygısıyla hatırlanma, sahip çıkılma umudunu yansıtıyor. 

Cezayir Savaşı ve 68 Mayıs’ından sonra özellikle siyasallaşan hapishanelerdeki direniş, Fransa’da içeriyle dışarının iletişiminin tekrar kurulmasını sağladığında ve mahkûmlar gündelik gazete okuma hakkını nihayet elde ettiklerinde “Dışarıda onların kaderleriyle ilgilenen bir hareketin var olduğunu öğrendiler” der Michel Foucault, Büyük Kapatılma’da (Ayrıntı Yayınları, 2000). 

Gıyabımızdaki yaşamın ölümle de elbette ilgisi var. 

Ekim 2015 tarihinde Halkların Köprüsü Derneği, Kaos GL ve Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Derneği ortaklığında düzenlenen “Ölülerimiz, Biz; Öteki Olarak Ölmek” başlıklı sempozyumda “Translar da Ölüyor” başlıklı sunumu yapan Ganimet’in söyledikleri, bu ilgiyi doğrudan kuruyor: “Maalesef trans cesetleri sadece ceset olarak kalmaz. (…) …aile, ‘lütfen cesedi erkeğe çevirebilir misiniz?’ (der). Ya nasıl erkeğe çeviriyor? (…) Kadın olduğunu iddia ederek öldürülen bir kişiye ‘er niyetiyle’ demek, zulümlerin en büyüğü değil mi? (…) İmam, bilmem ruhban görevlileri sana diyor ki ‘er niyetiyle’. Sonra aslında dünyada ne yaşadığını o imam söylüyor sana. Seni hiç anlamamışlar, er niyetiyle gömülebiliyorsun. (…) Yaşadığıma saygı duymadın, lütfen en son bana erkek ismimle bağırma. Çünkü ölmüşüm ben artık.” Bir transın öldükten sonra bedenine yapılanları anlatırken Ganimet’in özellikle dikkat çektiği husus, cenaze işleminin hemen öncesinde bedene yapılanlar (cesedin cinsel uzuvlarının kesilmesi, saç ve kaşlarının tıraşlanması) ile törendeki cinsiyet vurgusunun, esasında kalanlara ne yaşattığı. Cenazeleri kimi zaman kendisinin hazırladığını belirttikten sonra “cesede tekrar aynı zulmü ben de yaparım. O zulmü aslında sadece cesede yapmıyorum. Kendime (de) yapıyorum” diyor. (Öteki Olarak Ölmek, Dipnot Yayınları, 2016)

Ve son olarak, ölümle olduğu gibi, ölümsüzlükle ilgili bir şey, gıyabımızdaki yaşam. 

Amargi Feminist Dergi’nin düzenlemiş olduğu edebiyat buluşmalarından “Hep Yeniden Kurmak Hayatı ve Sevgi Soysal” başlıklı olanı, kitabevini tıklım tıkış doldurmuştu. O gün orada bulunan Funda Soysal’ın akıldan çıkmayacak sözüdür: “Ben hep çocukken okudum annemin kitaplarını ve hep içimden ‘böyle bir annem var benim’ diyebildim. Yani annem yok belki ama böyle bir annem var”. (“Kadınlar Arasında”, Amargi, 2009) 

Belki düşündüğümüzden çok daha güçlü bir şeydir, gıyaptaki hayat.