Anasayfa > Haftalık Yazılar > Suriye Aynasında Küçülmek

Suriye Aynasında Küçülmek

Ömer Laçiner

20 Ekim 2016

IŞİD’i Irak ve Suriye’den “temizlemek” için uzun süreden beri hazırlanan operasyonun başlangıç adımı olarak düzenlenen Musul’u kurtarma harekâtı karşısında Türkiye’nin Bay Recep Tayyip Erdoğan dili ve üslubuyla ortaya koyduğu tavır, AKP iktidarının özellikle Ortadoğu’ya yönelik olarak özellikle 2011’den sonra büyük bir tantanayla yürürlüğe koyduğu proaktif sıfatlı politikanın düştüğü trajikomik durumu bütün açıklığı ile gözler önüne serdi. 

Bu –lafta– proaktif dış politika vaktiyle Osmanlı’nın bu bölgede sürdürdüğü egemen güç pozisyonunun bir benzerini yeniden tesis etmek gibi gayet iddialı emperyal bir vizyon olarak sunulmasının üzerinden beş yıl bile geçmeden “Kürt anasını görmesin”le özetlenebilecek kadar sığ ve ilkel bir politika derekesine düştü artık çünkü. Bu apaçık gerçek, satrançla büyük benzerliği nedeniyle onun mantığıyla ele alınması gereken uluslararası politikanın “oyun kurucuları” tarafından da görüldüğü için, Musul harekâtı arefesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın esip gürlemelerini o cenahta ciddiye alan da olmadı.

AKP liderliği, şimdi artık kadük olmuş o dış politika hülyasını bölge halklarının Osmanlı düzeninde gayet mutlu oldukları, özlemle yad ettikleri mealinde uydurma bir iddia üzerine oturtmuştu. Bunun tam aksinin daha doğru olduğuna dair görüşleri de Osmanlı ve İslâm fobisine bağlamayı da ihmal etmeyerek AKP iktidarının ve bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın bölge ülkelerinde ve özellikle Arap halkları nezdindeki büyük prestijinden bolca bahsedilerek yapılan propaganda ile AKP seçmen kitlesi de bu iddiaya büyük ölçüde inandırılmış idi. Oysa şimdi apaçık görülmektedir ki; Suriye iç savaşında Türkiye –AKP iktidarı– ile gayet sıkı bir işbirliği, işbölümü yapmış olan Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri de dahil hiçbir Arap ülkesi ne Musul harekâtı esnasında “saha”da, ne de IŞİD’in temizlenmesi sonrasında bölgenin konuşulacağı “masa”da Türkiye’yi istemektedir. Türkiye, sözünün, tavır ve eyleminin itibarı ve ağırlığı olan bir ülke/devlet olarak davet edilme “şansı”nı heba etmiştir. “Saha”da ve “masa”da sadece ve sadece Irak ve Suriye ile en uzun sınıra sahip ülke olarak “yanaşma”sına ses edilmeyecek konuma düşmüştür.

Bu durum TSK’nın Suriye’ye girişi esnasında da böyleydi zaten. AKP iktidarının şahsında Türkiye, Rus uçağını düşürerek oynadığı kumarı kaybettiği gibi; bu hareketiyle Türkiye’nin kendilerini olup bittiyle Rusya’yla savaş riskine sokmaya kalkıştığını düşünen Batılı müttefikleri nezdinde de güvenilmez konuma itmişti. Bu olaydan itibaren Rusya tehdidi yüzünden bir yılı aşkın süre pasif kalmaya mecbur edildikten sonra Türkiye’nin Suriye sorununa müdahil olabilmesi, ancak Rusya’dan özür dilenmesi ve herhalde onun empoze ettiği bazı koşullara uyma sözü vermesi ile mümkün olabilmişti.

Şu anda Türkiye’nin Suriye’de askerî varlık gösterebilmesi de “saha”daki büyük oyun kurucuların –ABD ve Rusya’nın– koyduğu kurallara uyma şartıyla yakılmış yeşil ışık sayesindedir. AKP iktidarı her iki büyük gücün orada izlediği politikaya eleştiriler yönelterek kendini bağımsız bir politika izliyormuş gibi göstermeye çalışıyor ise de; “Ortadoğu’ya nizam verme” tafralarından “Kürt koridoruna engel olma”ya gerilenmiş olmanın ne denli büyük bir ağırlık ve itibar kaybı olduğunun herkes farkındadır.

Başta da elbette ABD ve Rusya. Şüphesiz her ikisi de, ayrıca ABD’nin ardındaki “Batı bloku” ve Arap monarşileri ile Rusya’nın önderliğindeki İran ve Esad rejimi de Türkiye’nin “saha”daki oyunun en kanlı ve korkunç safhası olacağı şimdiden belli olan “IŞİD’i temizleme harekâtı”na aslî kara güçlerinden biri olarak katılmasını ellerini oğuşturarak istemektedirler. Türkiye’nin Suriye ateşinin bu en kızgın kestanesini ateşten almaya soyundurulması her iki tarafın da gayet işine gelir çünkü.

Anlaşılması güç olan nokta Türkiye’nin, AKP liderliğinin bu gayet “yakıcı” işe neden bu denli istekli olduğudur. Kurulu İslâmî düzenler, iktidarlar ve onların emir kulu olan ulema tarafından istenildiği kadar “İslâm ile ilişkisi yok” veya “sapkın” diye nitelensin; dünya ölçeğinde yapılan araştırmalar İslâm dünyasının yüz milyonlarca mensubu, özellikle genç ve gelecekten umutsuzluğu içinde İslâm’a sarılmış olan kesimi için IŞİD ve benzeri oluşumların gerçek, kök, selefi İslâm olarak algılandığını gösteriyor. Bu gerçeklik belki IŞİD ve benzerlerine vurulacak çok ağır bir darbeyle geriletilebilir. Ama daha uzun yıllar varlığını koruyacak gibi görünmektedir.

“IŞİD’i temizleme” operasyonuna fiilen katılacak ABD, Rusya, İran, Irak ve Suriye yönetimleri bu son ve çok kritik harekâtta yer almasalar dahi sözkonusu radikal, fanatik ve Sünni İslâmcılık nezdindeki konumları değişmeyecek. Onların birinci derecede nefret objesi olmaları eylemlerinden ötürü değil bizatihi varlıkları nedeniyledir. Ama Türkiye bu temizleme operasyonunun başlıca kara güçlerinden biri olarak eyleme geçtiğinde İslâmi fanatizmin nefret objesi sıralamasında en ön sıraya bile yerleştirilebilecektir. 

AKP liderliği bu ağır riski niçin göze almış görünüyor? Elbette ilk akla gelen ihtimal/gerekçe, AKP liderliğinin IŞİD’le savaş bahanesi/“kalkanı” altında asıl olarak PYD-YPG ile doğrudan mücadele/savaş fırsatı bulma hesabıdır. Kaldı ki bu asli niyet gizlenmiyor da. T.C. Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye topraklarına girmesine, orada kendince bir güvenlikli bölge oluşturmasına izin veren “Batı Bloku”, Rusya ve hatta Suriye yönetimi de AKP iktidarının bu niyetinin ve fırsat kollayacağının farkındadırlar.

Sanırız, işin en ilginç noktası, IŞİD’in de bunun farkında olması ve Türkiye’nin “saha”ya daha fazla sokulmasının kendisi açısından bir fırsata dönüşebileceğini kestirmesidir. Büyük ihtimalle bu nedenledir ki IŞİD, yıllardır denetimi altında olan genişçe bir bölgeyi, büyük bir direniş göstereceği sanılan birçok yerleşim yerini hemen hiç çatışmaya girmeyerek Türk ordu birliklerine terk etmiştir. Şu anda Türk ordu müfrezeleri hem PYD-YPG hem de Suriye yönetimi güçleri ile “sıcak temas” sınırındadır. Bu sınırın bir yanında ABD’nin öte tarafında Rusya’nın özel görev kuvvetlerinin de yer aldığını hatırlatalım.

Anlaşıldığı kadarıyla IŞİD’in hesabı, bu her biri birbirinden çok farklı ve haliyle çatışık çıkar ve planlara sahip güçlerin aralarındaki şiddetlenmeye uygun sürtüşmelerin kendisine fırsatlar yaratması ihtimaline dayalıdır. Bunun hiç de boş bir hesap olmadığını daha yakınlarda gördük. ABD hava güçleri Suriye yönetiminin yeni denetim altına aldığı stratejik bir hava üssünü yanlışlıkla ağır bir bombardımana maruz kılarak IŞİD’e orayı yeniden ele geçirme fırsatı yarattılar. 

Bu “yanlışlığın” çapı, Suriye’de inisiyatifi Rusya’ya bırakmış görünen ABD’nin, buna rağmen kendi stratejik hesaplarını hâlâ aynı ciddiyetle kolladığının kanıtı. 

Bu hesap nedir, nasıl görüleceği tasarlanıyor, konumuz değil. Ama AKP’nin şahsında Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin ardındaki hesabın “özü”nü, aslî saikini biliyoruz. Zaten artık örtmeye, kamufle etmeye bile gerek duyulmaksızın en çiğ ifadelerle dile getiriliyor yetkililer tarafından da. 

Özetle Kürtlere endekslenmiş bir “politika” bu. İçeriğini ve niteliğini en kestirme biçimde “Kürt anasını görmesin de”[1] sözüyle ifade edebiliriz. 

Özgüveni yaralı ulus-devlet ideolojisinin-milliyetçiliğin odağında yer alan “beka kaygısı” ile dillendirilen bu “politika”, Kuzey Irak’tan başlayıp kesintisiz olarak Halep kuzeyine kadar gelen ve aradaki Arap nüfus yoğunluklu bölgeyi de kendine katıp Hatay sınırındaki Kürt Afrin kantonuna bağlanmaya çalışan ve bunu başarırsa da Kürt ulus-devletini oluşturmanın akabinde Hatay üzerinden Akdeniz’e çıkmayı hedefleyecek Kürt milliyetçi girişimine set çekmek diye tarif ediliyor özetle.

“Herhangi bir Kürt milliyetçisinin böyle bir hedefi var mıdır?” sorusuna tereddütsüz ve tartışmasız evet diyebiliriz.

Ama esas sorun bu değil. Sorun, böyle bir hedefi olan, olabilecek olan bir Kürt milliyetçiliğinin de karşısında olan, neredeyse bin yıllık bir imparatorluk deneyiminden geçirilerek oluşturulmuş, kendi yüzyıllık tarihinden de ayrıca dersler çıkarmış olması gereken T.C. ulus-devletinin bu durumda nasıl bir yaklaşımla davranması gerektiğidir. 

Bu soruya şu andaki iktidarın yaptığı gibi “O milliyetçilik ile hareket ediyorsa ben âlâsını yaparım” cevabını vermek, şu son 18 aydır yürüttüğü operasyonların gösterdiği gibi davranmak en hafif ifadesiyle ilkelleşmeye rücû etmek, gerilemektir. 

Evet; bu çok ağır ve ciddi bir medeniyet kaybının da eşlik ettiği yüz kızartıcı bir gerilemedir. Bu gerileyişin “mimar”ları ise, “Osmanlıcılık”ları bir fetih, zaptetme hayranlığından ileri gidemeyen; Osmanlı’nın bir imparatorluğu asırlarca sürdürebilmesinin ne tarihsel –dolayısıyla geçici– koşullarını ne de bu beceriyi mümkün kılan sosyo-politik “teknik”leri kavrayamayan ve o nedenle de bunları çağdaş imkân ve koşullara uyarlama yeteneğinden yoksun olup, o beceriyi sadece din referansıyla izah etme sığlığından öte geçemeyen hâlihazır “muktedir”lerdir. 

Ve tam da böyle oldukları için, içi boş ve kof bir “Osmanlı’yı yeniden diriltmek” hülyasıyla şişinip, bunun tam bir fiyaskoyla bitişinden sonra kapıldıkları panikle, bunun şiddetle körüklediği “beka kaygısı”nın sürüklemesi ile şimdi oldukları noktadadırlar. Ve daha aşağı doğru da sürüklenebilirler. Bu panik ve sürüklenme hali içinde daha dün gibi yakın bir dönemde Ön Asya ve Balkanlar’ın yeniden müstakbel hükümranı tafraları atıp Basra’dan Saraybosna’ya, Kahire’den Baku’ya tüm bölgenin sorunlarına ve çözümüne vakıf pozları atarken; şimdi tüm dış –bölge– politikasını daha oluşmamış bir Kürt devletinden duyulan korkuya, onun Hatay/Çukurova üzerinden Akdeniz’e inme ihtimalinin dehşetine kilitlendirilmiş olmasının kendi kendini zillete teslim etmek anlamına geldiğini de kavrayamıyor. 

Ve bugün, hem Irak ve hem de Suriye’de ne “saha”ya ne de “masa”ya davet edilmeye değer görülmeyişine öfkelenen bir çocuk şirretliği ile davranıyor gibi görünmesinin, kendini gönülsüz ve küçümsenerek de olsa kabul ettirebilmenin tek çaresini böyle bulabilmesinin, bu ülke halkı için yüz kızartıcı sayılmasına da aldırmadığı gibi.


[1] Çoğumuz bilir de yine de hatırlatayım; fıkra bu: Bir Kürt’le onu düşmanı bilen biri aynı anda idama götürülüyor. Kürt’e son arzusu sorulmuş. O da “anamı göreyim son arzum bu” demiş. Ötekine sormuşlar. Cevap: “Kürt anasını görmesin”.