Anasayfa > Haftalık Yazılar > İncinmiş Saldırganlık ve Gerçeklik Algısının Körelmesi

İncinmiş Saldırganlık ve Gerçeklik Algısının Körelmesi

Yüksel Taşkın

28 Ekim 2016

1990’lı yıllarda futbolda Avrupa takımlarına karşı bazı başarılar elde etmeye başladığımızda tribünlerde yankılanan bir slogan, bugünlerde sık sık hatırıma geliyor: “Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri.” Birinci bölümdeki tanınma, insan yerine konulma, eşdeğer kabullenilme arzusunun, ikinci bölümde bir dayılanma tavrına dönüşmesi, sadece futbol alanıyla sınırlı kalamazdı zaten. 

Batı sömürgeciliği veya batılılaşma süreçleriyle ilgili ciddi sorunları olan ve incinmiş milliyetçilikten mustarip pek çok Batı-dışı toplumda, siyasetin söylem ve eylem alanını etkileyen bir tavırdır söz konusu olan. Hatta bu tavır, 20. ve 21. yüzyılda üçüncü dünyada büyük siyasi felaketlerin ortaya çıkmasına, ciddi can kayıpları yaşanmasına yol açan negatif bir enerjiye bürünecekti.

Bu yaygın durum, “evrensellik talebiyle veya verili evrensellik içerisinde tanınma talebinden yola çıkarak partikülarizme gömülmek” olarak özetlenebilir. Yazının başlığında kullanılan “incinmiş saldırganlık”, evrenselliğin ıskalanması durumunun bir başka ifadesi olarak düşünülebilir.

Bu yazıyı yazarken genç arkadaşların da okuyacağı ümidiyle anlaşılır olmaya çalışacağım. Bu nedenle belki şu genellemeyi yaparak yol almayı denemeliyim: Batı-dışı toplumlarda 20. Yüzyılda ortaya çıkan seküler hareketlerin, evrensellik üretemeyişlerinin en temel sebebi, Milliyetçilik ideolojisini aşamamalarıdır. Bununla bağlantılı olarak, Kant’ın “Aydınlanma aklın hiçbir otorite tarafından gölgelenmemesidir” düsturunu hayata geçirememeleri de eklenmelidir. 

Bugünlerde moda olan bir ifadeyle söylersek, ilerlemeyi, veya evrenselliği, liderlerinin/ şeflerinin/ partilerinin “üst aklına” devredenler, kendi öznelliklerini ve bununla irtibatlı olarak (siyasi) iradelerini de yok saymış oldular. Oysa Aydınlanma, her bireyin akli potansiyelinin hayata geçirilebileceğine dair bir inanç barındırır. Evrensellik kapısı da buradan zorlanabilir(di).

Bu noktaları açmadan evvel, bugün iktidarda olan İslâmcılığın da benzer bir partikülarizme saplandıklarını gözlemlediğimizi vurgulayalım. Kendince bir evrensellik iddiasına sahip İslamcılığın, Soğuk Savaş’taki “seküler” rakiplerini birebir andırır şekilde partikülarizme saplanması tespiti, yazının asıl çıkış noktasını oluşturmaktadır. 

Türkiye dahil, Batı-dışı toplumlarda bireylerin akıl ve iradelerini “üstün akıllara” devretmeleri, veya devretmeye zorlanmaları sonucu, şef/lider/partinin ilerlemeyi mümkün kılacak iradi yetkinliği yakalamaları beklendi. Lider, Batı’yla olan tarihsel mesafemizi, ilerleme açığımızı kapatmak için büyük sıçramaları mümkün kılacaktı. Bunun sonucu da abartılı bir iradeciliğin (voluntarizm) ortaya çıkmasıdır. 

Toplumsal mücadeleler, sınıf mücadeleleri, toplumsal bilincin gelişmesi, özgür bireylerin ortaya çıkması beklenemezdi. Acelemiz vardı; çünkü “geç” kalmıştık. Evrensel olana, evrensel olmayan masal kahramanlarıyla ulaşma naifliği, elbette duvara çarpmakta gecikmedi. Geç kalmış olmanın, “alaturkalığın” incitici bilinci, yer altında akan ırmaklar gibi varlığını hep hissettirdi. Rahatsızlık vermeye devam etti. Kahramanlarla bu incinmişliği aşabileceğimize inandık. Özgüven kazanmak adına milliyetçiliğe abandık. Kahramanlarımız duvara çarptığında, trajik yenilgiler yaşadıklarında milliyetçilik, bize sadece “kendimizin dost olabileceği” tesellisini verdi. “Evrensellik bir Batı yalanıydı” ne de olsa. 

Bunun yerine, sıradanlığın erdemine inanabilmeliydik. Sıradan yurttaşların karınca misali çabalarıyla, sıradan insanların özne olabilmeleriyle ve irade kazanabilmeleriyle yol alabileceğimizi anlayabilmeliydik. Seküler Aydınlanma birikiminin bir kanadı, kendisini dev aynasında görüp, kahramanlara, olağanüstünün bir gün geleceğine, mucizevi kurtuluşlara inanmaya devam ederek avuntu verici uykusunu sürdürüyor. 

Ama olumlu işaretler de var: Feminizm, ekoloji, yeni toplumsal hareketler ve bunların yarattığı birikim, “küçük güzeldir” ilkesiyle hareket ediyor. Sıradan insanların özne-iradeleriyle yol almaya, büyük laflar etmeden alternatifini oluşturmaya gayret ediyor. Geleceğin dünyası bu mütevazı ve mütevazı olduğu için de kalıcı olmaya aday arayışlardan çok şey kazanacak.

Ama asıl konumuz bu değil. İncinmiş bilincin en görkemli kahramanlarından Cemal Abdül Nasır’ın veya Nasırizm’in trajik yenilgisini anımsatarak, bugün Türkiye’de gözlediğimiz, incinmişlik hissiyle ilişkilendirdiğim İslâmcı özgüven patlamasına ve yol açtığı, açabileceği hasarlara tarihten bir ayna tutmaya gayret edeceğiz. 

Sömürgeciliğin yarattığı maddi ve manevi hasarlar, seküler Arap milliyetçiliğinin güçlenmesinin en temel nedeniydi. Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın 1955 Süveyş Kanalı krizi ve onu izleyen kısa savaştan büyük bir diplomatik zaferle çıkması, Arapların incinmiş ruhlarına çok iyi gelmişti. Bu krizde, “köhnemiş” Fransız ve Britanya emperyalizmi trajik bir yenilgi almış, Ortadoğu halkları, bu iki ülkeden çektikleri acılar nedeniyle ciddi bir zafer hissi yaşamışlardı. Nasır, Arapları kurtaracak kahramandı. O radyoda konuştukça Araplar güçleniyor, özgüven kazanıyorlardı. 

Suriye’de iktidarda olan Arap Milliyetçileri, 1958’de Nasıra gidip, Mısır ve Suriye’yi birleştirmeyi ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni (BAC) kurmayı önerdiler. Doğrusu bu çok parlak bir fikirdi ama detaylıca planlanmamıştı. Nasır, bu fikri sevdi ama yeni cumhuriyeti tek başına yönetmek isteğini dayattı. Nasır, seçilmiş olduğuna, mutlak güç ve iradeyle hareket etmesi gerektiğine inanmıştı veya inanması için tüm tarihi koşul ve dekor hazırlanmıştı. Bu plansız, hesapsız ama görkemli fikir sadece 3 yıl sürebildi. Suriye 1961 yılında BAC’den ayrıldı. 

Düşünün Arap Birliği hayalleri kuruyorsunuz ama gerçekçi bir planlama yapmadan iradelerinizi Nasır’a devrederek başaracağınıza inanıyorsunuz. Nasır da sadece kendisinin bu rüyayı gerçekleştirebileceğine inanıyor. Yine düşünün, Araplar konfederal veya federal bir birlik kurmayı başarsalardı, ABD’nin Körfez Monarşileri ve İsrail üzerinden sürdürdüğü (yeni) kolonyalizmin hali nice olurdu?   

Araplar bu tarihi fırsatı neden kaçırmışlardı? Başarı gelemedi çünkü akıl ve demokrasiyle yol alma “zahmeti” ıskalanmıştı. Çünkü sıradan, haysiyetli karıncaların rejimi olan demokrasi yerine, süper-insanların, trajik kahramanların milliyetçi seçkinciliğine yaslanmak hatasında bulunulmuştu. Oysa Aristo yüzyıllarca önce üzerinde bugün de düşünmemiz gereken meşhur sorusunu sormuştu: “Bizleri kurtarıcılarımızdan kim kurtaracak?"

Nasırızmin veya Arap Milliyetçiliğinin ikinci büyük yenilgisi 1967 yılında İsrail’le yapılan “Altı Gün Savaşı”nda geldi. Araplar, “Nasır’ın bu savaşı kazanacağına” öylesine inanmışlardı ki, savaşın kaybedildiği kesinleştiğinde bile Arap radyolarında çalınan zafer marşlarına inanmak istediler. Toplu bir gerçeklik kaybı seansı yaşanmaktaydı. Oysa Nasır kısa süre önce en iyi askerlerini “Mısır’ın Vietnam’ı” olan Yemen bataklığına göndermişti. Arap liderleri bu kaçınılmaz savaşa hazırlanmak için Sovyetler’den silah almayı ve bol bol propaganda yapmayı yeterli sanmışlardı. İsrail bu ölüm kalım savaşına uzun yıllar hazırlık yaparken, Araplar kurtarıcılarına güvenmeyi yeğlediler.

Arap Milliyetçiliğinin kişi kültünü merkeze alma yanılgısının yol açtığı, “yaratıcı olamayan yıkıcılığı” anlamak için çok sayıda örnek verilebilir. Irak diktatörü Saddam’ın, İran İslâm Devrimi’nden hemen sonra İran’a saldırırken, Devrim’in kısa sürede çökeceğini ve İran halkının kendisini kurtarıcı olarak karşılayacağını “hesapladığını” anımsayabiliriz. Ama Irak, İran’la 8 yıl savaşmak zorunda kaldı. 1970’lerden itibaren Irak’ta gerçekleştirilen kalkınma altyapısı tamamen çökertildi. Aynı Saddam, 10 yıl sonra Kuveyt’i işgal ederek “maddi sorunlarını” çözebileceğine gerçekten inandı. Yine sıradan yolları değil, olağanüstüyü seçti. Mucizevi kurtuluşu aradı ve duvara tosladı.

Bu yazıyı okuyanlar, yukarıdaki hataların sadece “seküler” Arap Milliyetçiliğine ait olduğunu veya olacağını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Tam aksine, bu yazının temel iddiası, siyasal İslâmcılığın da aynı zihniyet kalıplarına sahip olduğu; “siyasi rakiplerinden” bu kalıpları devraldığı yolundadır. Zira seküler veya İslâmcı geleneklerin, evrensellikle imtihanları ve evrenselliği ıskalayarak partikülarizme saplanmaları arasında şaşırtıcı bir benzerlik söz konusudur.

Türkiye’de de siyasal İslâmcı gelenek, Batı-dışı toplumların mazlumiyet ve mağduriyet bakımından eşdeğerliliğini içselleştirmekten uzaktır. “Eşdeğerlilik” kavramı son derece mühimdir, çünkü sahici bir evrensellik bu kavram üzerine bina edilebilir. 

Türkiye’de AKP üzerinden iktidarı yakalayan İslâmcılık biçimi ve onun entelektüel destekçileri, incinmişlik algısından yola çıkarak, mazlum toplumların veya toplulukların eşdeğerliği ısrarında bulunan bir evrensellik birikimi yaratamadılar. Onların Oryantalizm eleştirisi, eşdeğer kardeşlik yolunu pas geçerek, üstünlük ve kibir ima eden bir seçilmişlik, kurtarıcılık sevdasına meyletti ve bunun üzerinden “Tersine Oryantalist” bir limana demirleyiverdi. İncinmişlerin kardeşliği yerine, kendisine kurtarıcılık misyonunu layık gören incinmiş saldırganlığa yönelmek, derinlere işleyen özgüvensizlikle yakından alakalıdır. Başka bir ifadeyle söylersek, İslâmcılık gezdi, dolaştı ve en sonunda milliyetçilikte karar kıldı.

Bu tercih, bugün İslâmcılığın yaşadığı fikri çoraklığın da temel nedenidir. İçerisine yuvarlandığımız ve duvara çarpması kaçınılmaz görünen gerçeklik yitimi de bununla alakalıdır. Bugün AKP iktidarının etrafında kenetlenen “gazeteci entelektüellerin” pompaladıkları kurtarıcı misyon devleti ve bunun dayandığı büyüklük algısının temelinin ne kadar zayıf olduğunu göstermek adına birkaç sevimsiz rakamı anmak yeterli olacaktır:

Türkiye Ekonomist Araştırma Birimi’nin Demokrasi Endeksi’nde 97. Sıradadır (2015). Çok daha önemsenmesi gereken İnsani Gelişmişlik Endeksi’ndeyse 72. sırayla İran’ın gerisinde yer almaktadır. Sınır Tanımayan Gazetecilerin Basın Özgürlüğü raporundaysa (2016) 151. sıradadır. Türkiye 2006 yılında bu endekste 98. sıradaydı. Yani Türkiye dünyadaki belli başlı endekslerde 100’lü sıralarda salınan bir devlettir. 

Bu rakamları paylaştığınızda yukarıda zikrettiğimiz bazı “gazeteci entelektüeller” bu verilerin Türkiye düşmanlarınca çarpıtıldığını iddia ederek, bahsettiğimiz incinme temelli kibri hemen ele vereceklerdir. Bu endekslerde Norveç veya İsveç’in sürekli en yüksek oranlara sahip olmaları da bir Amerikan veya Yahudi komplosu olsa gerektir...

Türkiye’de söz konusu entelektüellerin yol açtıkları gerçeklik tahrifatı, bir zamanlar Mısır’da yaşananlara ciddi biçimlerde benzemektedir. Mısır devlet seçkinleri de kendi kapasitelerini abarttılar veya belli alanlardaki yapısal zayıflıklarını görmezden geldiler. Trajik kahramanın iradesiyle bunların üstesinden gelineceğine inanmak istediler ve yenildiler.

Oysa zamanında Nasır’a ihtiyaç duyduğu eleştiriler, anımsatmalar yapılabilseydi veya Nasır’ın bütün yönetim erkini kendi inhisarı altına almasına güçlü bir itiraz geliştirilebilseydi, bu yıkımlar engellenebilirdi. Nasır ve arkadaşları bir cumhuriyet kurmuşlardı. Ama Cumhuriyet fikrinin temelinde, çok daha geniş bir yetenekli insan havuzuna sahip olunması olduğunu çabuk unuttular. Cumhuriyet, tek bir monarkın iradesi yerine çok sayıda yetenekli yurttaşın siyaset yapabildiği yönetim biçimidir.

Bugün Başkanlık tartışmalarında unutulan husus tam da budur. Aslında müzakere ettiğimiz veya edemediğimiz husus “siyaseti kimler yapmalı” sorusuyla alakalı? İslâmcı entelektüellerin son dönemde yüzleşmeleri gereken temel meselelerden birisi de bu.

İleride bugünlerin tarihini yazacak olanlar, İslâmcıların kendi özne hallerinden ve iradelerinden nasıl bu kadar kolay taviz verebildiklerini anlamaya çalışacak. Bu hususta verdikleri sınav, sadece ülkemizin değil kendi geleneklerinin geleceği açısından da kritik öneme sahiptir. Yukarıda özetlediğimiz yanlışları tekrarlamakta olduklarını ve buradan ferah bir ülkeye çıkamayacağımızı görebilecekler mi? Görmek yetmiyor. Özne, irade ve eylem arasındaki ilişkiyi yeniden düşünüp yanlışa yanlış demekten ziyade, yanlışın ateşli savunucuları olmayı sürdürecekler mi? Özünde otorite karşısında incinmekle, güçsüz düşmekle ve ona teslim olmakla alakalı olan bu tavrı sorgulamadan ve aşmadan bizlere ferahlık yok…