Anasayfa > Haftalık Yazılar > Hınç ve Şiddet Tarihi

Hınç ve Şiddet Tarihi

Tanıl Bora

09 Kasım 2016

Önümüzdeki Salı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun (15 Kasım 1983) 33. yıldönümü. Sadece Türkiye’nin tanıdığı KKTC ve Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri, bu hafta boyunca İsviçre’de müzakere edecekler. Hayrolsun, BM Genel Sekreteri, müzakerelerin “şimdiye kadar olmadığı kadar ileriye taşındığından” söz ediyor.

Niyazi Kızılyürek’in üç ay önce yayımlanan kalın kitabı Bir Hınç ve Şiddet Tarihi (Bilgi Üniversitesi Yayınları), alt başlığını yinelersek, Kıbrıs’ta statü kavgası ve etnik çatışmanın mufassal bir analizini sunuyor. İsterseniz, bir tarihî macera gibi okuyabilirsiniz kitabı. Emperyal koloni idaresinin “böl yönet” siyasetinin de teşvikiyle, milliyetçiliklerin karşılıklı kızışmasının seyrini… “Anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye’deki milliyetçiliklerle adadaki şovenizmlerin azdırıcı etkileşimini… Bir vakitler en ılımlı ‘projesi’, Türkleri “kendi yağlarında kendi ciğerlerini kavurmaya” bırakmak olan Enosis’çiliği… Meşhur Özel Harp Dairesi’nin, Türkiye hükümetini ve devletini manipüle ede ede, uluslararası çözüm arayışlarından ve diyalogdan yüz çevirtip kendi şovenist “istirdat” (geri alma) çizgisine getirmesini… Sözgelimi 1958’de Türk toplumu linççi bir saldırganlığa kışkırtıldığında Başbakan Menderes “Türkler ilk defa ayıplanacak bir şey yaptı” diyebilirken, 1960’ta Türkiye’nin bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ne atanan ilk büyükelçisi Emin Dırvana 6/7 Eylül’le mukayese ettiği bu gibi provokasyonlara “millî galeyan vasfı verenlerin küstahlığını” kınarken, bu moral ölçünün hızla yitip gidişini… insan hikâyeleriyle iç içe, bir ‘ağır roman’ gibi okuyabilirsiniz.

Kıbrıs’la hiç ilgilenmiyorsanız bile, etnik çatışma ve iç savaş denen beşerî felâketin biyopsisi gibi okuyabilirsiniz. “Etnik kimlik farkı” ve bunun doğurduğuna inanılan nefretin, sanki yaprak, çimen, hava, su gibi doğal bir şey olmadığını düşünen Niyazi Kızılyürek, “hıncın kışkırtıldığını ve örgütlendiğini”, canlı örnekleriyle ortaya koyuyor. 

Burada en vahimi, en iç acıtanı, bilhassa iki toplum arasında bir ülfeti, bir anlayışı, bir ortak yaşam imkânını, en sarih ifadesiyle barışı savunan insanların bilinçli olarak hedef alınmış, yok edilmiş, yıldırılmış olmasıdır. Bu barış ve insaniyet kahramanları, ta’zimle yad edilmelidirler.

Bugün Kıbrıs’ta görece iyimser bir hava, bir anlaşma ümidi var. Kızılyürek, kitabı bitirirken yaptığı muhasebede, “öldürücü etnik temizlik koşullarının varlığına rağmen toplumlar ve fertler arasında amansız bir düşmanlığın görece az olması”na şükrediyor; iki toplumda da “kıyımlara karşı caydırıcı güç işlevi gören ‘moral sınırlar’ın” varlığını vurgulayan başka araştırmacıların yorumlarına dikkat çekiyor. Ancak kendi iyimserliğini tahdit ediyor bir yandan da: barışçı bir çözümün kalıcı bir değere ve statüye dönüşmemesi halinde, şiddet ve hınç kışkırtısının hep yine devreye gidebileceği uyarısında bulunuyor.

Niyazi Kızılyürek, Agos’un Bir Hınç ve Şiddet Tarihi üzerine kendisiyle yaptığı söyleşide, Türkiye’deki Kürt sorununu anlamak için Kıbrıs’ın acı deneyiminden ders almayı önerdi (link). Tabii, şartlar farklı, kolay benzerlikler kurmak yanıltıcı. Aklı “ders almaya” açık kim var, o da şüpheli. Ne olursa olsun, şu fani ve zerre halimizle, insanlık tarihinin bu faslına da bakarak, bir metanet devşirebiliriz. Kıbrıs’ta da, her yerde de, insaniyetli bir gelecek kurabilme umudunu yaşatan, barış ve demokrasinin moral değerleridir. Onlar, dokunulmazlığını kaldırmakla, tutuklamakla bitmiyor.