Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kaderimiz Politiktir

Kaderimiz Politiktir

Polat S. Alpman

08 Aralık 2016

Her gün akıl almaz, vicdana sığmaz sebeplerle öldürülen kadınlar, işçiler ve çocuklar için ağıt yakan, yas tutan insanların gözlerinden gözümüzü kaçırıyoruz. Mahzun ve kederli halimiz, memleketin ve bölgenin sıradan halleri. Ölümünün sıradanlaştığı bir coğrafyanın çocukları olmanın makûs talihini yaşadığımıza ikna olmamızı isteyenlerle aynı sofraya oturuyoruz, kader.

Karmaşık ya da alengirli laflar etmeye gerek yok, kadın cinayetleri politiktir. Hangi işçi, hangi gerekçeyle ölürse ölsün, iş kazaları da aslında cinayettir ve bir o kadar politiktir. Belki de en kahredici olanı, çocuk ölümleri, çocuk cinayetleri de politiktir.

Türkiye’de 2002-2013 yılları arasında cinayet sonucu katledilen kadın sayısı 13 bin 381.
2014 yılında 287 kadın,
2015 yılında 292 kadın,

2016 yılında ise şu ana kadar 232 kadın katledildi, en azından tespit edilebilen sayılar bunlar. [1] Sadece Kasım ayında 28 kadın öldürüldü.

Meclis’teki muhterem vekiller, tecavüz gibi ağır bir cürümü mağdur ile suçluyu evlendirerek halletmeye çalışırken yaşanmakta olan gerçeğin diğer boyutu bu. Çünkü devlet, hükümet, koskoca hukuk sistemi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini norm olarak kabul ediyor. Kadını ve çocuğu koruması gerekirken ‘ailenin birliği ve bütünlüğü’ diyerek erkek şiddetini aile kurumunun temel bileşeni olarak kabul edip onun meşrulaşmasını kolaylaştırıyor. Bir de emanet meselesi var... Allah kadınları erkeklere emanet ettiğine göre erkeklerin kadınlar üzerinde vasi olmasında herhangi bir sorun yok. Vasi olanla vesayet edilen arasında eşitlik iddiasında bulunmak zaten mantıklı değil. Buradaki tek sorun kadınların birçoğunun erkeklerin kadınlar üzerinde vasi olduğuna ikna olmamaları! Devletin gözü erkeklik meselesine o kadar saplanmış durumdaki, bu eşitsizliği sürdürmek ve erkekliği korumak dışında bir şey düşünemiyor.

Aslında cinsiyet eşitliği kişisel inancın, kanaatin ya da temenninin değil, hukukun konusu olmasına rağmen devlet erkânının göğüslerini gererek cinsiyet eşitliğine inanmadıklarını söyleyebilmesinin gündelik hayattaki sonuçları birçok alanda ve farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. [2] Devletin kadınları güçlendirilmesi ve kadına yönelik sosyal politikaları geliştirilmesi gerekirken kadınları muhafazakâr değerlere bağlamak için yaptığı teşvikler ve yönlendirmeler ise sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü kadınlar erkeklik ile mücadelelerinde ölümü göze alıyorlar. Analık, bacılık, karılık üzerinden kurulan söylem setinin kadınları temsil etmediğini anlamamak için direnmeye devam ettikçe de bu ölümler durmayacak. Buna erkeklerin kadınlara yönelik işlediği suçların cezasızlıkla ödüllendirilmesi eklendiğinde kadınların kendi kendilerini savunmaktan başka bir seçeneği kalmıyor. Feministlerin “kadın cinayetleri politiktir” diye anlatmaya çalıştığı şeyin bir boyutu bu. Siyasetçiler, yasa yapıcılar ve uygulayıcılar bu meseleyi görmemek için gözlerini başka yerlere çevirmeye devam ettikçe, cinsiyet eşitliğini hukuki ve bir o kadar da toplumsal, kültürel bir mesele olarak ele almayı geciktirdikçe bu cinayetler devam edecek.

***

2002-2013 yılları arasında “iş kazası” olarak kayıtlara geçen cinayetlerinin sayısı 13 bin 510 kişi ve bunlar sadece sigortalı olanlar.

2014 yılında ölen işçi sayısı ise 1626.
2015 yılında ise en az 1730 işçi.
2016 yılında ise -Aralık ayı hariç- yaşamını yitiren işçilerin sayısı en az 1816.

Korkunç rakamlar... Tekrar altını çizmek gerek, bunlar sigortalı çalışanlar, TÜİK’in Ekim 2014 verilerine göre herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranının %35 olduğunu hatırlatalım. Yani meselenin bir de güvencesizlik, kayıt dışı istihdam, çocuk işçiliği gibi farklı boyutları var. Örneğin Bursa’da abisi ve kuzeniyle kâğıt-hurda toplamaya çıkan ve bir kamyonun altında ezilerek yaşamını yitiren 6 yaşındaki Yücel Arı bu listede yok.

Sadece Kasım ayında ölenlerin işçilerin sayısı 190 ve Aralık ayında kaç insanın gözünün ferinin solacağını, kaç insanın yüreğine kor oturacağını bilmiyoruz. Asgari ücretin 1300 TL ve sosyal yardımların geçinme stratejisinin bir parçası olduğunu akılda tutarak düşünmek zorundayız. Her şey bu kadar zorken buna bir de tersanelerde, inşaatlarda, Soma ya da Şirvan gibi madenlerde ve hayatın herhangi bir yerinde neredeyse sistematikleşen iş cinayetlerini eklediğinizde durum biraz daha net anlaşılıyor. “Hadi hadi hadi” diyerek insanı hayatın her alanına yabancılaştıran üretim baskısı, her an işsiz kalmanın getirdiği mutsuzluk, gelecekten umudunu kesmek ve insanı sadece çalışan bir şeye dönüştürmek... İşçi ölümlerinin kader olduğuna, bazı mesleklerin fıtratında ölmek olduğuna inanmanın getirdiği zihinsel ve duygusal konforu paylaşmakta zorlananlar, işçi ölümlerinin bazı politik tercihlerin sonucu olduğunu bilirler. Bu nedenle Türkiye, örneğin madenlerde 100 milyon ton başına düşen işçi ölümlerinde dünya birincisidir.

Türkiye’de siyasetin, siyasal alanın önemli ölçüde sermaye sınıfının beklentilerine göre düzenlendiği ve toplumdaki egemen siyasal kültürün, işçi sınıfı üzerinde mutlak bir hâkimiyetinden söz edilebilir. Bu nedenle işçilerin ölümü, bizzat işçiler tarafından bir suç olarak değil, çoğu zaman ölenin sorumlu olduğu bir talihsizlik ve en nihayetinde kader olarak görülmektedir. Bu mütevekkil ve halisane tutumun gelişmesinde 1980’lerden bugüne sistematik olarak toplumun sağcılaşmasının önemli bir payı var. Özetle bu muhafazakâr bakış açısı sadece patronlar ya da siyasetçiler için değil, işçi sınıfının kendisi tarafından da içselleştirildiği için gerçek bir itiraz ve hak arayışı ortaya çıkamıyor. Ancak buna rağmen iş kazası olarak sunulan tablonun, sermaye sınıfının çıkarlarına uygun politik tercihlerin bir sonucu olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu nedenle inatla varlıklarını sürdürmeye devam eden bazı sendikalar “iş kazası değil, iş cinayeti” derken haklıdır ve iş cinayetleri politiktir.

***

Bir de çocuklar var.

Çocuklarının hoyratça katledildiği bir coğrafyada yaşıyoruz ve coğrafya kader...

Bu coğrafyada kan, gözyaşı, ter ve keder söz konusu olunca hiçbir gün atlanmaz. Ancak yine de konu çocuklar olunca başka bir aklın, dilin, duruşun oluşturulması gerekir, bu elzem. Çünkü çocuklarla ilgili konular hem oyalanmaya gelmez, hem de aklı selime çok fazla ihtiyaç duyar. Bu nedenle çocuklarla ilgili konulara tepeden ve kravat lacivertinin parıltısıyla bakılmaz. Çocuk şimdi ve gelecek, insan ve medeniyet demenin bir başka yoludur, bu yüzden çocuğa kimliği sorulmaz.

Dikkat edin, çünkü çocuklar bu kadar hoyratça öldürüldüğünde kimsenin tutunacak bir değeri kalmıyor.

Tarikatlar, cemaatler bu ülkenin gerçeği, dini vakıflar ve dernekler sivil toplum örgütü diyerek çocukları o kurumların inisiyatifine teslim etmek, kamusal sorumluluğu bu tür yapılara devretmek politik tercihtir.

Süleymancıların yurdundaki mutfakta çalıştırılan çocuğun kolunun kopmasından, aynı cemaatin yurt olarak kullandığı binada yanarak can veren kız çocuklarından o cemaat ya da tarikat kadar buna yol açan politikaların da sorumluluğu vardır. Bir ülkede çocuklar ölüyorsa, o çocukların ölümü politiktir, o çocuklar yanlış politikaların uygulanması nedeniyle ölmektedir, o çocukların ölümüne kader demek, dini değil siyasi bir ifadedir ve kişilerin dini inançlarını onlara karşı kullanmak demektir.

Bu mesele “dindar nesil yetiştirme projesi”nin bir yol kazası olarak değerlendirilerek göz ardı edilemez. Türkiye’de iktidarın bir tür ‘millici-muhafazakar toplum projesi’ yürüttüğü sır değil. Ancak burada muhafazakârların da bütünlüklü bir eleştiriye ve çocuklarının korunmasına, eğitimine ve yetiştirilmesine ilişkin eleştirel bir perspektife ihtiyaçları var. PISA 2015 sonuçları da bunu gösteriyor, eğitim kurumu blok halinde çöküyor. Her yere imam-hatip açmak toplumu daha fazla muhafazakârlaştırmak için işe yarayabilir –ki bundan emin olmamak gerekir– ancak bu ve benzeri yatırımların eğitim kalitesine hiçbir artı-değer getirmediği anlaşılıyor. Bu uygulamaların eğitim alanından götürdükleri ve toplumda neden olduğu tartışmalar da bu eğitim politikalarının yanında eşantiyon olarak geliyor.

Bütün bunlar olup biterken eğitim yoluyla kendi çocuklarına nitelikli bir gelecek sağlamaktan giderek uzaklaşan memleket ahvali, onları iş piyasasına fırlatıp atan yanlış politikalarla birleşerek kendi çocuklarının canına kastediyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verdiği bilgilere göre Türkiye’de;

2013 yılında 59 çocuk işçi,
2014 yılında 54 çocuk işçi,
2015 yılında ise 63 çocuk işçi yaşamını yitirmiş. [3]

2016’da ölen çocuk işçi sayısını ise henüz bilmiyoruz.

***

Ama bildiklerimiz de var. 

Mesela Konya’da ruhsatsız olarak yapılan 3 katlı yatılı Kız Kur'an Kursu binasında yaşanan patlamada 17 kız çocuğunun öldüğünü ve bu davanın –nedenini anlamasak da– 8 yıldır sürdüğünü biliyoruz. Yine 2015 yılının Aralık ayında, Diyarbakır’daki müftülüklerden birine ait olan Kur’an Kursu’nda çıkan yangında 7 çocuğun öldüğünü biliyoruz. Bu ölümlerin durdurulması için herhangi bir siyasal inisiyatif ortaya koymak yerine fıtrat, kader gibi kelimelerle bu ve benzeri ölümlerin geçiştirilmek istendiğini de biliyoruz. 

Velhâsıl kadın, işçi, çocuk ölümleri politiktir, diyoruz. Bunu, bu ölümlerin kader olmadığını, bazı politik tercihlerin ve uygulamaların sonucu olduğunu ve gerçekçi politik müdahalelerle bu ölümlerin durdurulabileceğini anlatabilmek için söylüyoruz.



[1] Buradaki bilgiler muhtelif kaynaklardan derlendi (https://goo.gl/j0jB8Q; https://goo.gl/IGPtOD). Kadın cinayetleriyle ilgili verilere ulaşmak kolay değil. Kadına yönelik suçların ulusal ve yerel düzeyde nicel bilgilerine ulaşmanın imkanları olmadığı için sorunun gerçek boyutunu bilemiyoruz. 2012 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “Kadına Yönelik Şiddet Veri Tabanı” projesinin tamamlanıp 2013 yılında hayata geçmesi planlanmış. Böylece kadına yönelik şiddet verilerinin bir merkezde toplanması hedeflenmiş. Geçen bu süre içerisinde kadına yönelik erkek şiddeti artarak devam etmesine rağmen buna ilişkin verilerdeki muğlaklığı giderecek ciddi bir çabadan söz etmek zor (https://goo.gl/59L9LU). Ayrıca bkz. https://goo.gl/wPVgAO

[2] Boşandığı kadını ve kadının annesini bıçakla öldürdükten sonra emniyete götürülürken kendisini görüntüleyen gazetecilere “namusumu temizledim. Kadın hakları diye bir şey var diyorlardı ya, kadın hakları diye bir şey yok” diye bağıran erkeklik halleri ne münferittir, ne de tesadüf. (https://goo.gl/lq8MPN)

[3] İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporu için bkz. https://goo.gl/T9TMDK