Anasayfa > Haftalık Yazılar > Politik Sapkınlık (II)

Politik Sapkınlık (II)

Erdoğan Özmen

15 Aralık 2016

Ne ırkçı milliyetçilik ne dinci köktencilik, edecekse eğer politik sapkınlık yok edecek dünyayı, biz ondan önce vaz geçer, teslim olursak şayet. Çünkü kurbanlık/mağdurluk hissinin, hınç/intikam fantazilerinin ve nihai kurtuluş reçetesi olarak görülen saflık/saf geçmiş arayışlarının böylesine yoğunlaştığı bir zamanda bütün o geleneksel canavarlıkları çoktan kendi bünyesine katmış, kendi mantığına göre biçimlendirmiş genel bir sapkınlıkla karşı karşıyayız bugün. Ağır bir sapkınlık krizi, sapkınlık patlamasıyla. Aşkın bütün referansların ve sembolik değerlerin tam manasıyla çöktüğü, insanın bakışını kendinin ötesine/dışına yöneltecek mesafelerin hepten kaybolduğu, her türden felakete açık derin bir müphemlik zeminindeyiz. Boşuna değil, “evet” ve ”hayır”ın aynı bünyede aynı anda bulunmasının, bu keskin ikiyüzlülüğün zamanımızın en yaygın semptomu olması. Mide bulandırıcı bir sahtekarlığın bir karakter özelliği olarak sabitlenmesi, ruhları çürütüp durması.. 

***

İnsanın insan olma serüvenini metafor süreci gibi, metaforun yapısı uyarınca düşünebiliriz pekala. Kesintisiz bir biçimde gerçekleşen ve kurucu bir nitelik taşıyan, bir şeyin yerini başka bir şeyin alması anlamında. Demek, insanın dile girmesini ve öznenin dilde, konuşan bir varlık olarak “ortaya çıkmasını” olabilecek en radikal anlamıyla düşünmeliyiz belki de. İnsanın yine de bir “özü” varsa eğer, onun doğal ya da biyolojik “temelinin/dayanağının” çoktan içerilerek aşılmış (aufhebung) olduğunu; temel bir feragat/hadım olma sürecinin içinden geçerek, ancak simgesele kaydolmuş bir varoluşa “mahkum” olduğumuzu söylemek bu. İnsanınki temel bir kaybın/eksikliğin mevcudiyetine katlanarak “hak edilmiş” bir varoluştur.   

İnsan yavrusunun normal gelişme ve ortaya çıkma sahnesini kaba hatlarıyla tanımlayacak olursak: Zorunlu olarak erken doğmuş, sadece hayatta kalmak için bile ötekine mutlak biçimde bağımlı ve muhtaç olduğumuz bir noktadan başlarız hayata. Kaçınılmaz biçimde edilgen bir konumdur bu. Annenin arzusunun edilgen nesnesine indirgenmiş ve tabi kılınmış bir varlık olarak kimliğimizi aynalayıcı bir yabancılaşma içinden, o yabancılaşma sayesinde ediniriz. Deneyimlerimizin annenin sağlayacağı gösterenlere (kelimelere) bağımlı olması, onlar sayesinde yapılanması (ve dolayısıyla dilde yabancılaşmamız) anlamındadır bu. Bu aynı zamanda basbayağı bir güç, iktidar ve tabiyet ilişkisi içeren bir süreçtir. Kendi deneyimimize ilişkin ilk gösterenler, bize dışarıdan adeta dayatılır çünkü. Demek, geriye dönük olarak o deneyimi yeniden-yapılandıracak olan ilk kelimelere kavuşma süreci (yorum ve söz doğrudan ve katıksız deneyimin yerini alır), diğer yandan ilksel/birincil bastırmanın (demek, bilinç ve bilinçdışı olarak bölünmenin), bu kurucu yabancılaşmanın sürecidir. Sonraki bir zamanda, normal ödipal durumun gerekleri uyarınca, çocuğun etkin bir konuma geçmek üzere çabalayacağı bir zemini sağlamak üzere babanın işlevi çıkar sahneye. Bu işlev öncelikle, anne ile çocuk arasındaki haz veren temasın yasaklanması anlamında babanın “hayır” diyen yasağı biçimini alır. Baba işlevinin ikinci uğrağı, anne-Öteki’nin (mOther) eksiğinin simgeselleştirilmesini kapsar. Anne-Ötekinin arzusunun adı olarak, annenin arzusunun kanalize olacağı yer olarak babanın kendisi vardır burada.

Sapkınlığın izlediği rota bambaşkadır şüphesiz: Anne çocuğu kendi edilgen nesnesine, onu tam/eksiksiz kılacak bir şeye indirger. Bu temel aynalama kipi yüzünden, çocuk annenin bir parçası olarak kalır. Ve kendi arzusunun filizlenip gelişeceği bir uzamdan yoksun kalır. Burada, üçüncü figür olarak babanın sahneye dahil olamaması ya da yukarıda anılan babalık işlevini yerine getirecek bir kararlılık ve açıklıkla müdahalede bulunamaması, pasif/atıl bir gözlemci konumuna sıkışması da vardır.
Lacan’a müracaatla söyleyelim bir de:

“Kendimizi Öteki’nin arzusuna kısmi nesneler olarak takdim ederek geliriz dünyaya, Öteki’nin arzusunun yasayı/kuralı yerleştirdiği bir dünyaya.” [1] Öteki’nin arzusunun nesnesi olmayı, Öteki’nin arzusunu kazanmayı umarak yaparız bunu.

“Sapkınlıkların bütün problemi çocuğun, annesiyle ilişkisi içinde – çocuğun biyolojik bağımlılığıyla değil, annesinin sevgisine olan bağımlılığıyla, yani annenin arzusuna yönelik arzusu tarafından analiz içinde kurulan bir ilişki- annenin arzusunun imgesel nesnesiyle (bizzat anne bunu fallusta simgeselleştirdiği ölçüde) nasıl özdeşleştiğini kavramaktan ibarettir.” [2]

***

Arzu daima yasa/yasakla ilişkilidir. Baba çocuğa annenin yasak olduğunu, ona sahip olamayacağını söylediği içindir ki çocuk anneyi bilinçdışı olarak arzular. Sapkın ise, Bruce Fink’in sözleriyle; “Yasanın bir işlevi olarak arzulamaz. Yani yasaklanmış şeyi arzulamaz. Bunun yerine, yasayı var etmek zorundadır… Sapkın, babanın babasal işlevini (paternal function) yerine getirmesini sağlamak umuduyla babaya çağrıda bulunur ya da seslenir.”[3]  Bir çölde yapar bunu sapkın. En içinden sesinin hiçbir yankısının olmayacağını bile bile. Çaresizce, çünkü orada sıkışmıştır sapkın. Geçmişte çoktan kaybedilmiş, geride kalmış bir şeyi şimdi var etmeye çalıştığı ölçüde bir aşırılık, şiddet ve zorbalık pratiğidir sapkınlık. Gaddarlığının ve acımasızlığının dozunu mütemadiyen artırmak zorundadır sapkın. Burada, inkarın bir başka semptomu; kayıpla uzlaşamamak, kaybı kabullenememek ve yas tutamamak da vardır. Hakikatle bağı kopuktur sapkının. Yalancılıktan utanmaz bir pişkinliğe uzanan geniş bir tavır ve davranış yelpazesi bu temel çapanın yokluğu nedeniyledir. 

Bu politik ve toplumsal sapkınlık vebası da bir çölün ürünü değil midir? Sermayenin ve metaların serbestçe, kuralsızca, saldırganca dolaşabilmesi için, bu vahşi hareket sürsün diye başka her şeyin silindiği bir çölün semptomu. Sermayenin ölçüsüz şiddeti karşısında yok olan hayatların çölü… Kapitalizm çölünün kavurucu ayazı ve sıcağında, çölün tam ortasında, ümitsizce ve zavallıca –örneğin– Tanrı’yı ya da yüce milleti diriltme, ya da onların iradesini doğrudan cisimleştirme fantazilerinin karşısına (Sapkının yasayı kendi ellerine aldıkça sakinleşmek ve teselli bulmak yerine artan bir hınç ve kızgınlıkla otoritenin Ötekisini en uç noktada bayağılaştırma/sıradanlaştırma teşebbüslerinin daha da yoğunlaşacağını unutmadan (sapkının ikamet yeri bir bakıma tam da bu açmazdır çünkü), sapkınlığın en pespaye klinik örneklerine her daim uyanık olarak) asıl panzehirle dikilmeliyiz: Tam bir eşitlik toplumu fikriyle. Sosyalizmle.


[1] Lacan, Ecrits (The first complete edition in English) çev. B. Fink, s. 488.

[2] A.g.e., s. 462-63.

[3] B. Fink, A Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis, Harvard Uni. Press, 1999, s. 181. (Türkçe çeviri: Lacancı Psikanalize Bir Giriş, Çev. Özgür Öğütcen, Encore Yayınları, 2016, s. 265.