Marko Paşa

Polat S. Alpman

05 Ocak 2017

Osmanlı Devleti’nin Rum vatandaşlarından biri olan Marko Paşa, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi bitirdikten sonra sarayda Sultan Abdülaziz’in hekimbaşı olarak görev yaptı. II. Abdülhamit döneminde ise Meclis-i Ayan üyeliğine getirildi ve daha sonra Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Ancak Marko Paşa’nın meşhur olmasının nedeni bu meziyetleri değil. Marko Paşa’nın asıl ünü büyük bir sabırla dert dinleyebilmesinden ileri gelmektedir. Rivayet odur ki; Paşa hazretleri kendisine gelen her faninin derdini sabırla dinler, ancak hiçbirine çözüm bulmaya gücü, takati yetmez imiş. Zamanla ahali arasında dermanı bulunamayan, çözümü olmayan dertleri “anlat derdini Marko Paşa’ya” diyerek özetlemek adetten oluvermiş.

Türkiye’de uzun bir süredir hükümetin dert dinlemeye istekli olmadığı, hatta ahalinin ahvalinden dertlenenlere şüpheyle baktığı tevil götürmeyecek kadar aşikar. Ahalinin de kahir ekseriyetinin aşikare bir biçimde dertlenmeye pek istekli gözükmediğini söylemeye gerek yok. dertler ortada ve her yeri, herkesi kuşatmış olmasına rağmen dertten söz eden pek az. Oysa dert, mühim bir kelime; anlatılmazsa yara yapar, iltihap tutar ve dert sahibini zehirleyecek kadar tesirli, müessir olabilir. Dert muhakkak anlatılmalıdır, çünkü ancak anlatıldıkça sağaltılır. Elbette dert anlatmanın ve dert dinlemenin kendine özgü bir adabı vardır ve her dert çözüm bulunsun diye anlatılmaz, bazen dert ortağı olmanın kendisi beraber susmak için yeterlidir.

Bizim gibi memleketlerde OHAL ve benzeri istibdat dönemlerinin kaçınılmaz etkilerinden biri toplumun derin bir sessizliğe gömülmesidir. Böylesi dönemlerde insanlar korkularının gerçekleşmesinden korkarlar. Bu büyük sessizlik gerçekleşmiş, gerçekleşmekte olan ve gerçekleşmesi muhtemel fenalıklara razı olunduğunu değil, bunu değiştirmeye güç yetirememenin neden olduğu çaresizliği gösterir. Buldukları ilk fırsatta bir infial halinde ortaya çıkacak olan siyasal ve sosyal tepki, genellikle bu süreçte birikir. Bu nedenle böylesi dönemlerde ve siyasal işleyişin olağan seyrettiği hallerde toplumun dilinin ucundaki kelimeyi ve onun taleplerini dile getirmeyi başaran, kişilerin halet-i ruhiyesini yakalayan siyasal hareketlerin statükoya karşı kısa vadede politik alternatif haline gelmesi beklenir.

Ak Parti’nin yükseliş hikâyesi bunun örneklerinden biridir. Yaşanan siyasal ve ekonomik krizin ardından ahalinin önemli bir kısmının hissine tercüman olarak iktidara gelmiş ve bunu bir umuda dönüştürmeyi başarmıştı. Kendisi dışındaki siyasal alternatifleri kademeli bir biçimde ortadan kaldırmasında bu deneyimin rolü büyük olsa gerek. Çünkü bu kadar başarısızlığa rağmen hala kendisine alternatif bir siyasal hareketin ortaya çıkmamış olmasını açıklamanın kolay bir yolu yok. Oysa dertler derya olmuş, memleket de bir sandal...


***

Hükümette ahalinin derdini dinleyecek kulak yok, CHP’nin, ana muhalefet partisinin var. Ancak bu dert dinleme performansı Marko Paşa’nın dert dinleme performansından pek ileri gitmiyor. CHP 15 Temmuz’dan bu yana genellikle terör eylemlerinden sonra söz alma fırsatı bulup birlik – beraberlik mesajları veriyor; devamında terörle mücadele için her isteyene koşulsuz destek sunacaklarından bahsedip hükümetin sorumluluğunu hatırlatıyor ve böylece üzerine düşen siyasal sorumlulukları yerine getirmiş sayıyor. HDP ise Meclis’in ve yeni statükonun lanetlisi ilan edildiği için yan yana gelinmeyecek olanlar listesindeki yerini korumaya devam ediyor. Büyük olasılıkla şu an tutuklu olan HDP yöneticilerinin sayısı tutuklu olmayanlardan çok daha fazla. CHP olan biteni görüyor ama HDP’ye kulak kesilecek olsa kürsülerden yükselen ‘terörist bunlar’ ithamlarıyla baş edemeyeceğine gerçekten inanıyor. MHP ise artık muhalefet partisi olarak kabul edilemez. Biraz abartmayı göze alarak ifade etmek gerekirse, MHP en fazla AKP içindeki bir klik ya da grup olarak kabul edilebilir; bu nedenle yeni statükoya ilişkin herhangi bir eleştiri üretmesi zor. Bütün bu gelişmeler içerisinde gerçekten tuhaf olan şey CHP’nin kendisine duyduğu inançsızlık.

Böylesi tuhaf bir inançsızlık, böylesi bir basiret bağlanması bir günde oluşmadı.

Sadece Meclis ya da HDP konusunda değil birçok konuda basireti bağlanmış bir CHP’den umut kesmeyenler bile çaresizliklerini ifade etmekten kendilerini alıkoyamıyor. Çünkü CHP’nin gerçekçi ve etkili bir mesajı varsa bile bunu dile getirebileceği, bu mesajı tekrar edip eleştirileri cevaplayabileceği gerçek bir mecra yok. Hemen hepsi, neredeyse bütün gazetelerin ve televizyon kanallarının yayın politikaları hükümet tarafından kontrol edildiği için CHP’nin derdini Marko Paşa’ya anlatmaktan fazla bir çaresi yok, fakat dert anlatabileceği bir Marko Paşası bile yok. HDP ise görece daha politik bir tabana yaslandığı için ağır darbeler alıp zayıflasa bile siyasal varlığını ve iddiasını sürdürmeye devam edebiliyor. Ancak onun da siyasal mesajının çok ötesine geçen PKK ve terörizm gibi bir bagajı var.

Mevcut şartlar altında CHP’yi eleştirmek insafsızlık gibi görünebilir. Her yerden kuşatılmış, hatta kendi ilkeleri, altı oku bile iktidar tarafından ters-yüz edilerek ele geçirilmiş, ustalıklı manevralarla terör örgütleri listesine eklenmekle tehdit edilen ve bütün bu olan bitenler karşısında mağdur olmayı bile beceremeyip bir de üstüne suçluymuş gibi üstüne çullanılan bir parti, olsa olsa halkla ilişkiler konusunda bu derece başarısız olması nedeniyle eleştirilebilir. Bir zamanlar statüko olmanın bütün nimetlerinden istifade eden ve Türkiye’nin en köklü kurumlarından biri olan bir parti olmasına rağmen taban siyasetinden kopmuş CHP’nin, geçen 15 yılda da taban siyasetine dönemediği aşikar. Bunu gerçek anlamda sorun olarak önüne koyduğunu gösteren herhangi bir işaret de yok.

Türkiye’de anaakım denen ölçekte bir bağımsız medyanın var olmaması, birçok gerçek gazetecinin –ve son olarak Ahmet Şık’ın yeniden– cezaevine atılarak susturulması, hala dışarıda kalanların ise alternatif medya olanaklarıyla işini yapmaya çalışması ve hükümeti desteklememek cüretini gösteren birçok gazetenin ve televizyonun OHAL vesilesiyle kapatılması, aslında ve aynı zamanda CHP’nin de sesinin boğulması anlamına gelmesine rağmen bu konuda da etkili bir çaba göstermedi, gösteremiyor. Bunun nedenini bir tür çaresizlik ile açıklayabilir ve kendisine büyük ölçüde hak verilebilir. Ne de olsa hükümetin siyaset yapmak için herhangi bir imkan bırakmadığını, bu koşullar altında yapabileceği siyasetin sınırlarının bu kadar olduğuna inanıyor. Bu nedenle bir gözü uluslararası kamuoyunda diğeri ise içerdeki siyasal konjonktürün değişebilme ihtimalinde. Haliyle milliyetçi - ulusalcı - İslamcı koalisyonda yer alamadığı için gergin, tedirgin ve öfkeli; yine de onca yıllık kurumsal bir parti olarak dengeli bir yerde durmak istiyor. Yine de kimseyi geri çevirmiyor, herkesin derdini dinliyor, dert dinliyor paşam, hem de büyük bir sabır ve dikkatle... dinliyor, dinliyor, dinliyor.

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, özgür medyadan ve toplumcu siyasetten, toplumdan ve insandan umudunu kesmemek için çabalayanlar için yeni yollar aramak ve oluşturmak, yeni imkanların sınırlarını zorlamak seçeneklerden bir tanesi değil, neredeyse ta kendisi... 

Ya da işte Marko Paşa, buyrun.