Anasayfa > Haftalık Yazılar > Gelgitli Kehanetler

Gelgitli Kehanetler

Derviş Aydın Akkoç

29 Ocak 2017

Geçecek elbet. Dağılacak bu toz duman. Müfredat münakaşaları, cumhur hırgürleri, gayri menkuller ve saray tantanaları, yani ne var yoksa sahne yalanlarına dair, kavurucu çöl rüzgârlarında savrulacak. Ama sanılmasın ki hakikatler gün yüzüne çıkacak; çıkıp da yalanın tahtını devirecek, yürekler soğuyacak. Zira bütün lambalar kendiliğinden sönecek. Hakikate gerek kalmayacak. “Yaşamın akşamı” yüklü bir bulut gibi çökecek gündüzün üzerine. Dilin üzerine. Zihnin üzerine. Değerlerin üzerine. Ama büsbütün çökmeden önce it dalaşları son bulacak, kararmış dişler çürüyüp dökülecek. O upuzun yamyamlık tarihi kapanacak. Fesatların en fenası olan mide fesadı krallığını ilan edecek; soytarı akıl duracak, ama sindirim sistemleri peş peşe çökecek. Kimse artık hiçbir şeyi yiyemeyecek; yese bile hazmedemeyecek. Üstelik tüküremeyecek de “içindekileri” dünyanın suratına. Söz tuzla buz olacak. Şiir tuzla buz olacak. Hiçbir balgam sökücü kâr etmeyecek gırtlaktaki hırıltılara. Etmesin. 

***

Ve çözülecek kirli kabuklu duygular. Arzunun dükkânı maliyetine satışlara başlayacak. Tutku kendi kapısına kilit vuracak. Sevinç, o nazlı hanesine haciz davası açacak. Keder, bin zahmetle döşediği makamını tarumar edecek. Kirli duygulardan peyda olan günahkâr düşünceler de sabun köpüğü gibi fezaya karışacak. Bilinçten eser kalmayacak. Anlama yetisi tamir edilmemek üzere bozulacak. Son sinir yolunana kadar sürecek belki çırpınmalar ama, çaresizlik önünde sonunda baş tacı edilecek. Evet, çaresizlik; “kutsal yenilginin” yol arkadaşı olan çaresizlik. Bu çaresizlik sayesindedir ki, insan tabiat karşısındaki kibrinin bedelini ödemek üzere vezneye uğrayacak. Ahlak yasalarıyla zincire vurduğu ayakları topuklarından darbe alacak, sonrası yıkılmanın güzelliği olacak belki. Ağızda üç beş kelime gevelemenin, kelimeleri anlam kırıntılarıyla donatmanın küstahlığı nihayete erecek. “Sensin” denilecek elde kalan son sefil kelimelerle, “ey büyük sancı, ey kapanmaz boşluk,” tanrımız da şeytanımız da sensin! Hiç kapanma, sıcak bir yara gibi hep açık dur hatta! Bitene kadar. Bizi daha boşalt, hep boşalt. Tüm sıvılarımızı salyalarımızı son damlasına kadar akıt. Mevzu akmak olunca psikanalistlerden, yargı mensuplarından, politikacılardan, bilimcilerden, eleştirmenlerden de umut kesilecek. Şimdiye kadarki tüm bilgiler ve deneyimler güme gidecek. Kimse “yeni” bir şey söyleyemeyecek; söylenecek eski de yeni de bir şey kalmayacak. Kalmasın. 

***

Akşamın çökmesine ramak kala insan azla yetinmenin erdemini kavrayacak belki. Ama iş işten geçmiş olacak. Görülmenin sefaletini, görmenin utancını idrak edecek. Son ceza niyetine. Ama idrak edecek de ne olacak. Hiçbir şey! İnsan söz konusu olduğunda bir iki temel duygu yetecekken bunca kalabalık duygunun da bir karşılığı olacak sanki. Gazeteler çağı tarihe, tarih sulara karışacak. Hiçbir şey artık “daha fazla kötüye” gitmeyecek zira iyinin çanına ot tıkanacak. Ve nihayet bitecek kendini oralarda buralarda aramalar. Adresler unutulacak. Yanlış limanlar da doğru limanlar da sislere gömülecek. Adlardan istifa edilecek. Kimliklerden vazgeçilecek. Kadın olmanın, erkek olmanın, bilmemne olmanın hiçbir hükmü kalmayacak. “Olmak” sözü ihraç edilecek. Ve cıyak cıyak bağırtısıyla Hamlet epey yukarılardan dil çıkaracak. Çıkarmasın...