Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kıyılan Geleceğimizdir

Kıyılan Geleceğimizdir

Ömer Laçiner

09 Şubat 2017

AKP hükümeti, son K.H.K. ile aralarında bini aşkın Eğitim-Sen üyesi öğretmenle 360 akademisyenin de olduğu 4464 kamu çalışanını daha işten attı. Bu işlemin, bundan önceki benzerlerinin pek çoğu gibi apaçık hukuksuzluk ve vicdansızlık olduğunu söylemek bile artık gereksiz. Çünkü AKP yönetimi ve onun “milletimiz” dediği birinci destek halkasını oluşturan kitle için, vicdan ve hukuk, kendi özgül çıkarları karşısında hiçbir değeri olmayan kelimelere dönüşmüş durumda çoktan. Temmuz’dan beri AKP yönetiminin “darbecilerle ve terörle mücadele” adı altında yaptığı kıyımın Cumhuriyet tarihinin benzer zulüm ve baskı dönemlerinde yapılanların toplamını çoktan aşmış olması ve ayrıca böylece mağdur edilmişlerin sigortalı çalışma haklarını bile tanımayan insafsızlıktaki talimatları bu kesimde herhangi bir insani tepkiye yol açmadığı gibi, hararetle savunulabiliyor. Ve biliyoruz ki “bu attıklarımıza ekmek bile vermeyin” dense bu emri başüstüne deyip uygulamaya teşne mebzul miktarda AKP’li fırıncı mevcuttur artık.

Bu hale gelmişlik/düşmüşlük, AKP muhaliflerine karşı duyulan salt siyasal nedenlere dayalı öfke-düşmanlık hislerinin aşırılığı ile açıklanamaz sadece. Çünkü, son yıllardaki icraatının tamamına bakıldığında AKP iktidarının küçük taşra kasabalarına özgü bir dindar-muhafazakârlığın düşünüş/davranış kalıplarını gittikçe daha fazla öne çıkarmakla da yetinmeyen; onları egemen, belirleyici/norm statüsüne koyan bir siyaset/strateji izlediği görülür. Bu strateji, sözkonusu düşünce/davranış kalıpları ile çatışan dünya görüşleri/hayat tarzlarının geriletilmesinden, daraltılmış ve ikinci, üçüncü sınıf bir varoluşu kabullenmiş bir noktaya itilmesinden ibaret olmayıp; aynı zamanda o kalıpları belirli bir yüksek bilgi, ahlakilik ve estetik düzeyle donatmaya eğilimli “rafine” bir muhafazakârlığı dahi “sakıncalı” addeden bir içeriktedir. Vasatinin, vasat ve altı değer, ölçüt ve kalıplara sarılmış bir muhafazakârlığın, salt sayısal gücüne, aşağı sayılmış olmanın öfke yoğunluğuna, saldırganlığına dayanarak, kendisine karşı yükseklik ve üstünlük iddiasında bulunabilecek –muhafazakârlar dindarlar da dahil– herkese karşı “teyakkuz hali”nde olmasını gerektiren, bu hali sürekli kılmaya matuf bir stratejidir bu.

Dolayısıyla AKP iktidarının özellikle eğitim-öğretim alanındaki icraatını yalnızca siyasal terimlerle tanımlamak, onun işte bu “nitelik”e karşı kompleksli tutumunu gözden kaçırmak, hatta ikincilleştirmek vahim bir hata, eksiklik demektir. Çünkü burada hukuksuz ve vicdansız bir biçimde mesleklerinden uzaklaştırılmış öğretmen ve akademisyenlerin uğradığı mağduriyetten bile daha fazla önemsememiz ve üzülmemizi gerektiren bir mağduriyet daha sözkonusudur. Eğitim-öğretim düzenine “emanet ettiğimiz” çocuklarımızın ve gençlerimizin şimdi ve asıl önemlisi gelecek(ler)inde ödeyecekleri gayet ağır bedelli olacak bir mağduriyetten sözediyoruz.

Siyasal görüş farklarını bir yana bırakın. –Öncekileri hadi saymayalım ama– AKP iktidarının 16 Temmuz’dan beri “kıydığı” öğretmen ve öğretim üyelerinin meslekî bilgi donanımı, öğrencilerinin zihni yeteneklerini geliştirmelerine katkı, öğrenme, bilgi üretme şevkini teşvik gibi “niteliksel” ölçütler baz alındığında, AKP’li meslektaşlarından ve “kıyılan”ların yerine “bizden olsun da çamurdan olsun” mantığıyla doluşturulan AKP’li ve MHP’li personelden kıyaslanamayacak kadar yüksek kalitede oldukları ispat gerektirmeyecek kadar açık bir olgu ise... ülke öğretim-eğitim düzeyinin uğratıldığı bu ağır kalite kaybı, çocuklarımızın ve gençlerimizin uğratılacağı kalite kaybını kat be kat fazlalaştırmış olacaktır.

Bunun bu ülkeye ödeteceği bedel bir Suriye politikası hezimetinin ödettiği ve ödeteceği bedeli bile “teferruat” saydıracak kadar ağırdır. Ülkenin geleceğini karartmayı göze almış vahamette bir suç bile denilebilir buna.

Umarız ki; şu son kıyım üzerine bazı AKP mahfillerinden bile –nihayet– duyabildiğimiz –az ve alçak sesli de olsa– itirazlar bu ağır “günah”ın sezgisiyle yapılmış olsun.