Anasayfa > Haftalık Yazılar > Toplumu Savunmak

Toplumu Savunmak

Polat S. Alpman

16 Şubat 2017

Yalanlar kendilerini hakikat parçalarının içerisine gizleyebilir. Yalancının diline dolanıp kendini gerçek olarak göstermek isteyebilir. İnandırıcı, ikna edici bulunmadığında zorla, baskıyla kabul ettirilebilir. Yine de yalanın yalan olduğu gerçeğini değiştirmez. Hakikat kendini gösterecek bir yer bulur, diyelim bulamadı, hakikate ihtiyaç duyulur, hakikat geri çağrılır. Bu nedenle hakikat ihraç edilemez, o büyük sabrı ve metanetiyle aramızda dolaşmaya devam eder. 

***

Tarihsel deneyimlerle sabit olduğu üzere, baskıcı dönemlerin en önemli özelliği bağımsızlığa saldırıdır. Bütün müstebit, zorba, baskıcı idareler toplumda var olan bağımsız kurumlara yönelik fiili saldırıya girişmiştir. Bu saldırılar sayesinde istibdat düzeni ve gündelik yaşamın içerisine sirayet eden korku, toplumsal alanları düzenleyen bir norma dönüşür ve olağan hale gelir. Bu saldırılara direnemeyen her kurum, yani bağımsız olması gereken hukuk, bağımsız olması gereken medya ve bağımsız olması gereken akademi baskı altına alınır ve baskıcı idarenin aygıtına dönüşür. Buradaki bağımsızlık basit bir kurumsal nitelik değildir, ilgili alanın varlık nedenidir. Hukuk, medya ya da akademi bağımsız olmadığında, siyasal iktidarın manipülasyon ve egemenlik aracına dönüştüğünde kurumsal varlıklarını da kaybetmiş olurlar. Türkiye’de OHAL ile birlikte iyice ayyuka çıkan baskıcı idarenin, kurumları zapturapt altına alması, hükmetmenin hukukilikten çıkartılması, demokrasinin en temel niteliklerinin, örneğin yurttaşı devlete karşı korumakla mükellef hukukun kişi hak ve hürriyetlerini tehdit eden bir araç olarak kullanılması karşısında toplumu savunmak kamusal bir sorumluluktur. 

Türkiye’de hukuk alanının istibdat karşısında kendini koruyamayacak kadar dirençsiz olması ve bu kadar hızlı aşınması hukuk alanının, bizzat hükümet eliyle Fethullah Gülen örgütüne teslim edilmesiyle yakından ilişkilidir. Ancak bu durum mevcut hukuksuzluğun ya da hukuk alanının ortadan kalkmasının gerekçesi olamaz. The World Justice Project’in 2016 raporuna göre Türkiye, Hukukun Üstünlüğü İndeksi sıralamasında Myanmar ile Kenya’nın arasında, 99. sırada yer alıyor. [1]

Dünya Bankası’nın verileri de bundan farklı değil ve ‘Hukukun Üstünlüğü’ konusunda Türkiye’nin durumu oldukça kötü; ‘Siyasal İstikrar ve Şiddet/Terörizm’ konusunda da 2002’nin gerisine düştüğü görünen bu tabloda artan şey ise ‘Hükümetin Etkinliği’ (Government Effectiveness) olarak ifade edilen ve son dönemde ne anlama geldiği herkes tarafından ve her düzeyde hissedilen durum. [2]

Bu birçok örnekle gösterilebilir. Ancak en trajik örnek hükümete muhalif olduğu bilinen birçok kişinin, birçok yazar ve gazeteci, örneğin Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerin, Cumhuriyet yazarlarının ve hatta Ahmet Şık’ın cezaevinde olmasıdır. Dolayısıyla böylesine keyfiliğin olağanlaştığı bir durumda herhangi bir hakkın ve hukukiliğin varlığından söz etmek abesle iştigal olur. Burada iş yine gerçek hukukçulara düşüyor. Evrensel hukuktan yana olan, içinde yaşadığı toplumdan, o toplumun geleceğinden, saadetinden ve refahından yana olan ve mesleğini kamusal bir sorumluluk duygusuyla yerine getiren hukukçular itiraz etmeden bu kötülük ortadan kalkmaz.

***

Medya ile ilgili sorun sadece medya çalışanlarının siyasi gerekçelerle tutuklanmalarıyla sınırlı değil. Özellikle 2002 sonrasında kademeli ortaya çıkan ve mensupları tarafından da benimsenen “yandaş medya” tanımı bile medyadaki yozlaşmayı anlamak için yeterli.

Türkiye’de basının bağımsız olabilmesi için medya sahiplerinin bağımsız olması gerektiği sıklıkla ifade edilir. Oysa bilindiği üzere Türkiye’de medya patronları aynı zamanda farklı iş kollarında yatırımlar yapan ve farklı sermaye gruplarını işleten ailelerden oluşuyor. Dolayısıyla medya patronlarının hükümetlerle kurdukları ilişki, medya etiğine ya da basının bağımsızlığına dikkat etmeye değil, ihaleler almaya, işini sürdürmeye özen gösteren bir ilişki.

Türkiye’de basının ne halde olduğunu anlamak için Sınır Tanımayan Gazeteciler’in farklı tarihlerde hazırladığı iki raporun karşılaştırması yeterli olacaktır. 2002 yılında hazırlanan Basın Özgürlüğü İndeksi’ne Türkiye 130 ülke arasında 99. sırada iken 2016 yılına gelindiğinde 180 ülke arasında 151. sırada yer aldı. 2002 yılında listede yer almayan 50 ülke, yine aynı yılın listesine dahil edildiğinde bile bugünkü sıralama elde edilemez. Bu 50 ülke arasında Türkiye ile kıyaslanması bile düşünülemeyecek ülkelerin görece yoğun olduğunu ifade etmek gerek. Sonuç olarak basın özgürlüğü konusunda Türkiye, Afganistan ve Pakistan’ın bile gerisinde kalmış durumda. [3]

Aslında bu konuda çok fazla veriye ihtiyaç yok. Medyanın bağımsız olmak şöyle dursun, Orwellvari bir iktidar aygıtı haline geldiği, yandaş medya ya da havuz medyası olarak ifade edilen bir tür operasyon gazeteciliğinin, iliştirilmiş/embedded gazetecilik pratiğinin olağan gazetecilik faaliyeti haline dönüştüğü ve siyasi iktidarın hedefleri doğrultasında yayıncılık yapıldığı ortada. Burada söz edilen husus taraflı ya da muhalif medyacılık değil, medyanın bağımsızlığını tümden kaybederek medya-dışı bir aygıta dönüşmesiyle ilgilidir. Ancak diğer taraftan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü tarafından “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olarak nitelendirilen bir ülkede medya çalışanlarının işini kamusal sorumluluk ve hakkaniyetle yapmasını istemek, talep etmek onları karşılaşacakları kötülüklerden korumaksızın talep edilebilir mi? Burada da iş gerçek gazetecilere, işini hakkıyla yapmayı ciddiye alan medya çalışanlarına, toplumdan yana tavır alan ve işini kamusal sorumluluğun bir gereği olarak yapmaya çalışan medya çalışanlarına düşüyor.

***

Hal-i pürmelalimiz üniversiteler konusunda da farklı değil. Bilimsel, evrensel, nesnel düşünmenin ve bu ilkeleri de eleştirmenin kamusal mekanı olan akademiler için de durum her geçen gün korkutucu bir hal alıyor. Türkiye’de üniversiteler de tıpkı hukuk ve medya gibi hiçbir zaman tümüyle özerk ve bağımsız kurumlar olamadı, her zaman devletin bir aygıtı olarak işlemeye meyyal bir tarafı, özerklikten ürken bürokratik alışkanlıkları vardı. Buna rağmen görece özerk ve bağımsız adacıklar oluşturularak bilgi üretmenin imkanının oluşturulduğu dönemlere de sahip olundu ve hiçbir zaman, hiçbir dönemde bu kadar hoyrat, bu kadar şedit, bu kadar pespaye ve bu kadar kör bir saldırıya maruz kalmadı. 

Üniversiteler uzun süredir baskı altında. Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin imzaladığı Barış Bildirisi’nin hemen ardından kopan fırtınadan itibaren akademisyenlere yönelik aşağılamalar, hakaretler, iftiralar, soruşturmalar, 15 Temmuz’dan sonra işten çıkartmalar, ihraçlar, yurt dışına çıkma yasağı ile ülkeye hapsetmelerle devam ediyor. Bir meslek olarak akademik bilgi üretme prosedürlerinden habersiz olanların, akademinin bağımsızlığını anlaması beklenemez. Trajik olan bunu bilmesi beklenen ve hatta gereken kişiler tarafından yönetilen üniversitelerin, istibdat karşısında kendi bağımsızlıklarından bu kadar kolay vazgeçebilmelidir.

Bu vazgeçişin böyle bir cesamete ulaşmasında medyanın ve hukukun bağımsızlığını kaybederek, baskıcı idareler karşısında cübbelerini iliklemeye çalışmasının payı büyüktür. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin, nam-ı diğer Mülkiye’nin dış kapısında iliklenmek yerine yere serilen akademik cübbelerin kolluk kuvvetlerince hoyratça çiğnenmesi, camiye ayakkabıyla girilmesi kadar ses getirmese bile, Türkiye’deki hakiki akademinin, yani toplumdan yana ve toplumu savunmak için var olan akademik pratiğin çiğnenmesidir. [4] Niteliği gereği eleştirel ve muhalif olması gereken, mesleki etiği gereği barıştan, uzlaşmadan, ezilenlerden yana olması beklenen; statükolardan, egemen kesimlerden, yerleşik kabullerden en uzak yerde duran, durmak zorunda olan akademisyenlerin ‘terör örgütüyle iltisaklı olmak’ gibi aşağılık bir iftirayla ihraç edilmiş olmasının utancı ve sorumluluğu sadece bu ihraca neden olanlarla sınırlandırılamaz.

Murat Sevinç “Akademi muhalif olmak zorundadır, bütün iktidar odaklarıyla mesafeli olduğunuzda bilim yapabilirsiniz” ya da İbrahim Kaboğlu “sadece OHAL’in değil, savaşın bile bir hukuku vardır. Savaş ortamında bile geçerli olan hukuk, ahlak ve dürüstlüğün burada olmadığını görüyoruz” derken, bu memleketteki bütün şer dönemlerine şehadet eden Korkut Boratav asırlık birikimiyle Mülkiye’nin kapısına dayanırken, hocaları ihraç edilen öğrenciler birbirine sımsıkı tutunup “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” diye bağırırken burada olup bitenlere duyarsız kalan hukukun, bunları görmezden gelen medyanın, bunlara neden olan siyaset ve bürokrasinin postalları hala o cübbelerin üzerindedir.


[1] World Justice Project raporu için bkz. link
[2] The Worldwide Governance Indicators (WGI) raporu için bkz. link
[3] Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) raporu için bkz. link
[4] İlgili fotoğraf için bkz. link