28 Şubat

Polat S. Alpman

02 Mart 2017

20 yıl önce yaşanan 28 Şubat süreci, Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi tarafından kurulan Refah-Yol koalisyonunun asker ve bürokrasi tarafından baskı altına alınmasının kısa öyküsüdür. Askerin siyasete ve topluma müdahale etmeyi ‘Cumhuriyet’i korumak’ gibi bir klişeyle savunduğu ve bunu ‘Türkiye’nin kendine özgü koşulları’ ile açıkladığı bir dönemden geriye ne kaldı?

28 Şubat süreci, 12 Mart ve 12 Eylül gibi fiili askeri darbelerle kıyaslanamaz; kaldı ki, 28 Şubat sürecinde askerin ve bürokrasinin gelişmekte olan sermaye fraksiyonunu baskı altına almaya çalışması, bu süreci geciktirse bile engelleyemedi ve 2002 yılında AKP’nin iktidar olmasına, devamında ise bugün yaşanmakta olan demokrasi krizinin meşrulaştırılmasına uygun zemin hazırladı. 28 Şubat’ın üzerinden geçen 20 yıla bakıldığında Türkiye demokrasisinin, ilerlemek şöyle dursun, gittikçe daha da gerilediği, bugün yaşanmakta olan birçok gelişmenin 20 yıl öncesinden daha şiddetli yaşandığı ise bir vakıa. Sonuç olarak 1960’tan bu yana darbelerle ezilen siyasal alan, askere ve darbelere karşı korumak için demokrasiyi önemsediğini iddia eden siyasal hareketlerin elinde birer güç ve iktidar devşirme aracı olmaktan öteye gitmedi. 

***

12 Mart’ı değil ama 12 Eylül’ü ailesinden dinleyen, ailesinin izlenimlerini bilen birçok kişi hak verecektir, 12 Eylül darbesi sıradan bir muhafazakar açısından bugün ifade edildiği gibi kötü, olumsuz bir şey olarak aktarılmadı. Çoğumuz 12 Eylül darbesinin sağ-sol arasındaki kavgayı bitiren hayırlı bir girişim olduğunu dinleyerek büyüdük. Anlatılan hikaye kabaca şöyle bir şeydi: Sağcılarla solcular birbirlerini öldürüyordu, siyasetçiler bunu engelleyemiyordu; nihayet Evren Paşa çıktı ve bu kötü gidişi bir gecede durdurdu. “Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı” unvanını 7 Kasım 1982 Anayasa referandumu sonucunda %91 “evet” oyu ile elde eden darbenin başkomutanı ve devamında 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ‘şak’ diye kesmişti bütün anarşik olayları. [1] Şak diye kesilen şeyin bu memleket için gerçek demokrasiyi talep edenlerin nefesi ve siyasal alanın hayati damarlarından biri olduğunu anlamak için başkalarının hikayelerine kulak kesilmek gerekti.

12 Eylül’ü görmedik ama Evren Paşa ve şürekâsının öğrenmemizi ve ikna olmamızı istediği hikayeleri dinleyerek büyüdük. 28 Şubat süreci ise tanık olduğumuz bir süreçti. O dönemde İslamcıların şeriat ile demokrasi arasında gidip gelen hak talepleri ile dindar insanların haklarının gasp edilmesine tanık olduk, bir kısmımız bu hak gasplarını bizzat tecrübe etti ve bugünlere gelene kadar muhafazakarların, liberallerin, İslamcıların, milliyetçilerin, ulusalcıların ve daha nicelerinin temsil ettikleri siyasal pozisyonların ne olduğunu, topluma bakarken nerelere dayandıklarını, bu memlekete ne vadettiklerini büyüklerden dinleyerek değil izleyerek, yaşayarak, tecrübe ederek öğrendik. 

***

Bugünlerde post-modern darbe olarak ifade edilen 28 Şubat süreci, Türkiye’de yükselmekte olan İslamcı siyasete yönelik bürokrasi ve ordunun her yolu kullanarak baskı yaptığı süreç olarak tanımlanabilir. Bugünlerde pek hatırlanmayan ancak o dönemde sıklıkla kullanılan “dini siyasete alet etmek” söylemi, din-devlet ilişkisindeki gerilimi gösteren bir parolaydı. Bu parolaya göre birileri, bazı partiler masum dindarların saf dini duygularını istismar ederek onlardan oy devşiriyordu. Ordu ve bürokrasi ise İslamcılığın diğer ülkelerdeki gelişimini ve Türkiye’deki ilerleyişini farkında olduğu için müesses nizamın devamını garanti altına almak istiyordu. Kavganın görünür alanda gerçekleşmesini sağlayan mesele ise üniversite eğitiminin başörtülü kadınlara yasaklanmasıydı. Din ve laiklik bahsinin siyasal tartışmaların göbeğine oturmasının nedenlerinden biri de buydu. Sonra kademeli olarak diğer sorunlardan söz edilebilirdi ama o dönemde gündemden düşmeyen konu başörtüsüydü. Refah Partisi ve Necmettin Erbakan başörtüsü meselesini bayraklaştırdı. Başörtüsü yasağı İslamcılar açısında devletin dindarlara bakışını özetleyen bir uygulama olarak yorumlanıyordu ve buna göre devlet İslam dinine, dolayısıyla halkın çoğunluğuna düşmandı. Ordu güdümündeki bürokrasi ise ‘resmi din’ ile ‘gayrı resmi din’ arasında ayrım yaparak dinin siyasete alet edilmemesi gerektiğine, başörtüsünün din haline getirilmemesine, çağdaşlığa, uygarlığa ama en çok da Mustafa Kemal Atatürk’e anlamlı – anlamsız methiyeler düzen vurgular yaparak resmi din ve doğru siyaset anlayışının ne olması gerektiği dikte ediyordu.

O dönemde başörtüsünün siyasi bir simge olduğunu, bu nedenle devlet işlerinde kullanılamayacağına hükmeden irade, AKP’nin iktidar olmasından bir süre sonra “velev ki siyasi simge” çıkışıyla karşılaştı. Başörtüsünün siyasi simge olması devleti ne ilgilendirirdi? Devlet hakları tanımak ve korumakla mükellef değil miydi? Öyleyse üniversitede öğrenci olan kadınların ne giydiği devleti değil o kadınları ilgilendirirdi. Devlet eğitim hakkının eşit olarak alınmasını sağlamalı, geri kalan her şeyi bireyin vicdani kanaatine bırakmalıydı. Sonra başka bir iklim geldi. Tipine bakarak gözaltına alınan üniversite öğrencilerinin fotoğrafları basıldı gazetelere. Hatta Filistin poşusu takanlar makul şüpheli olarak kabul edildi. [2] Poşu da bir siyasi simge olarak kabul edilebilirdi ama kimse çıkıp “velev ki siyasi simge” diyemedi.

***

Kocaman rütbeli komutanlar tarafından bin yıl süreceği ilan edilen 28 Şubat süreci beş yıl bile süremedi. O kadar dayanıksız, anakronik ve hakkaniyetten uzaktı ki, ortalama Kemalistleri bile ikna edemedi. Kurmak istediği istibdat rejimi ve kibri o kadar eğreti, öylesine karikatürdü ki, ancak küçümsenebilirdi. Öyle de oldu ve neredeyse hiçbir kesim tarafından, sahiplenilmedi, hızla çözüldü, dağıldı ve gitti. Geriye saçma sapan ve bir o kadar çirkin televizyon görüntüleri, gazete manşetleri ile AKP gibi partiler için kullanılmaya elverişli muhteşem ajitasyon malzemeleri kaldı.

Hem Erbakan hem AKP hem de genel olarak İslamcılık hareketi 28 Şubat sürecinin neden olduğu demokrasi dışı uygulamaların hepsini, kendi siyasal çizgilerinin demokratlığını göstermek gayretiyle faş etmeye gayret ettiler. Bunu önemli ölçüde başardıkları söylenebilir. Erbakan uzun süre AKP ile mücadele etmeye çalıştı, demedik laf bırakmadı, ancak AKP’yi geriletebilecek hiçbir tesiri olmadı. İslamcılık hareketiyse önemli ölçüde AKP’nin aksesuarlarından birine dönüştü. İslamcılığın politik iddiası bölgesel anlamda çökerken ‘sandıktan çıkmak’ olarak yorumladığı demokrasi iddiası da hızla ortadan kalktı. İslam’dan ya da Müslümanlardan değilse bile adalet duygusuna sahip insanlardan umudunu kesmeyen romantik bir İslamcılık damarı, muhalif olmayı göze alarak bir şeyler söylemeye çalışmasına rağmen, tıpkı Erbakan gibi onun da etkisi yok denecek kadar az. Yine de bugün AKP’nin politikalarına muhalefet etme iradesine sahip bir grup İslamcının 28 Şubat sürecini hatırlatarak kaleme aldığı bildirinin arkasında böyle bir motivasyon olsa gerek.

Bildiri özetle bugün yaşanan gelişmelerin “28 Şubat günlerini bile aratan bir baskı ortamı” oluşturduğunu ifade ediyor. Yeniden adaleti, özgürlüğü, demokrasiyi hatırlatıyor, bunu da en çok 28 Şubat sürecinin mağdurlarına seslenerek yapmaya çalışıyor. Referandumda “hayır” denilmesi gerektiğini bu ilkeler nedeniyle savunuyor. [3] İslamcılar içerisinde yaşananları görmesine rağmen itiraz etmeye cesaret edenlerin sayısı çok az. Bu nedenle bu bildiriyi imzalayan ve bir kısmı AKP’nin kurucuları arasında yer alan kişilerin bugün yaşanmakta olan adaletsizliklere karşı açıkça tavır almasında haysiyetli bir duruş var. Tıpkı 28 Şubat sürecindeki gibi...

Türkiye 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinden bugünlere geldikçe yargılanmadan hükümlerin kesildiği, insanların ekmekleriyle oynanabildiği, kurumların çöktüğü ve memleket işlerinin şahsileştiği, iktidardan farklı düşünenleri hain, terörist ve benzeri sıfatlarla yaftalamanın ve hatta yargılamanın mümkün olduğu bir memlekete dönüştü. Siyasal alan önemli ölçüde çöktü, kültürel anomi derinleşti, toplumsal bütünlük birçok açıdan parçalandı. 28 Şubat sürecinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’deki eşitlik, özgürlük ve adalet arayışında hem siyasi hem de toplumsal açıdan gelinen noktanın, Kemalizm’in bile gerisine düşmüş siyasal pratiği aşmaya düğümlendiği görülebiliyor.
Aşılacak muhakkak, çaresi yok. 

Türkiye diye bir memleket var olmaya devam edecekse, aşılmak zorunda ve aşılacak, çaresi yok!


[1] “Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı Kenan Evren’miş!” https://goo.gl/aRO3jW

[2] “Poşu Davası” https://goo.gl/Q79PyR

[3] “28 Şubat Mağdurlarından Çağrı: Bugünün Zulmü Diğerlerini Geçti; Referandumda Hayır” https://goo.gl/nUqlD3