Anasayfa > Haftalık Yazılar > İnsan Kendi Olmayandan Yaratır Kendini

İnsan Kendi Olmayandan Yaratır Kendini

Erdoğan Özmen

08 Mart 2017

Yaratma cüret ve cesaretinin eşsiz bir örneğidir insanın kendini yaratması, benzersiz bir yaratma edimidir. Kurucu, var edici, yaratıcı yetenek ve kapasitenin kat kat açılmasıdır. Çünkü kendi-olmayandan yaratır insan kendini. Kendini kendi dışından, ötesinden yaratır...

Hayatta kalmasının koşuludur bu. Ancak bu zahmete katlanarak, bu meşakkatli süreci kat ederek var kalabilir insan. Kökensel acziyetini ve uyumsuzluğunu telafi edebilmesi için kendini kendi dışına yerleştirmesi, özneler-arası alana taşıması gerekir. Aciz, yetersiz, kısıtlı varoluşu ile dünya arasında açılmış olan uçurumu, genetik/biyolojik kapasite ve potansiyeliyle çevresel koşulları arasındaki yarığı kendinin en ayırdedici vasfıyla yamamak zorunda olması demektir bu. Kendini hazır bulduğu, verili donanım ve becerilerinin ötesine yükseltmek, aşırmak zorundadır insan. Bunu mümkün kılan şey yaratıcı/simgesel etkinliktir. İnsanın en temel vasfı aynı zamanda her bir insanı diğerine eşdeğer/eşit kılan vasıftır.

Kendi yetersiz doğası ile kendi arasındaki uyumsuzluğu giderme/onarma çabası insana özgü en temel niteliktir, ve bu çaba en baştan itibaren etkili ve insana mahsus olan yegane şeydir. Dış dünyanın kendiliğinden nesneleri, çocuk onları bir nesne olarak algılamazdan önce de öylece oradadır. İnsanca sıfatını hiç hak etmeyen sıradan –hayvani- ihtiyaçların nesnesiyle –annenin memesiyle örneğin– hiçbir dolayıma tabi olmayan, doğrudan bir ilişki içindedir insan yavrusu. Diğer bütün türler gibi içine alır ve boşaltır. “Gerçek” statüsündeki bu annesel nesnenin –memenin– faili olan annenin mevcudiyeti ve yokluğuyla karakterize simgesel anneye dönüştürülmesiyle başlayan bir simgesel/yaratıcı etkinlikle birlikte insan diğer bütün canlı türlerden ayırır kendini. Söz konusu bu pozitiflik ve negatifliği (bu simgesel karşıtlığı), daha o aşamadayken bile, yani henüz simgesel düzenin –dilin ve kültürün– öznesi değilken, sözden mahrumken henüz, feryat ve çığlıklarıyla kontrol etmeye çalışır.

Çocuğun gerçek nesne (meme) ile ilişkisinin asli unsuru olan simgesel fail (anne), bir feryat/ağlama biçiminde dile gelen talebe/hitaba yanıt vermediğinde söner, zeval bulur. Böylece anne çağrının bir işlevi olarak mevcut/namevcut bir nesne olmaktan çıkar ve gerçek olur, bir güce kavuşur. Annenin gerçek olması, nesnenin (memenin/sütün) konumunun altüst olarak değişmesine, simgesel bir nitelik edinmesine yol açar: Biyolojik ihtiyaçları doyurmak, onlarla sınırlı olmaktan çıkıp bir armağana dönüşür. Gerçek nesnenin en temel anlamını simgesel bir nesne olarak, bir sevgi nesnesi olarak kazanmasıdır bu. 

En hayvani düzeyde, hayatta kalma/varlığını sürdürme içgüdüsü düzeyinde bile insanı ayırt eden, insani hayatta kalma tarzını farklı kılan şeydir bu. 

Nispeten bir dolambaç gerektiren yolu atlayarak söylersek eğer; “Komşunu kendin gibi sev” buyruğunun, Freud’a göre uygarlaşmış yaşamın bu temel kuralının, demek, yerleştiği bağlamdır burası: 

“Komşunu sevmek inanç gerektirir; bununla birlikte sonuç insanlığın doğuşudur. Bu aynı zamanda, belirleyici bir geçiş olan, hayatta kalma içgüdüsünden ahlaklılığa geçiştir. Ahlaklılığı hayatta kalmanın bir bölümü, belki de olmazsa olmaz koşulu yapan bu geçiştir. Bu harç varken bir insanın hayatta kalması insanın içinde insanlığın hayatta kalması olur.” [1]

İnsanlığın sosyalizm hülyasının, belli ki insanın hiç terk etmeyeceği o ebedi rüyanın insanın kendinde temellenmesi, en esaslı gerekçesine insanın en derin cevherinde kavuşması, aslında aynı bağlamın bir üst seviyede yeniden kurulması bir ve aynı şey değil midir? Artık bir borç biçimi sayılması gereken o rüyanın kendini bir tözle buluşturması.

Çünkü sosyalizm, bu bahsin hiç durmadan yükseltilmesinde bulur asıl dayanağını. En arı biçiminde, oradaki ahlaklılığın iyice inceltilmesi, mütemadiyen kusursuzlaştırılması çabasıdır. Başkalarının ıstırap ve yoksunluğuna tanıklık etme, o tanıklığın bütün sorumluluğunu üstlenme kararından köken alır çünkü. O tanıklığın utancıyla yaşamak istememe arzusundan. Başkalarının acısını kendinin sayma cesaret ve ısrarından. Sosyalizm her türlü güç ve iktidar rejiminden/arayışından uzak, saf bir insan haysiyeti meselesidir.


[1] Z. Bauman, Akışkan Aşk, Çev. I. Ergüden, Alfa Yayınları, 2017, s. 109