Anasayfa > Haftalık Yazılar > Aranan Hır Bulunmuştur

Aranan Hır Bulunmuştur

Ömer Laçiner

13 Mart 2017

Türkiye’yi birinci derecede ilişkisi olduğu ülkelerin birer evde oturduğu bir mahallede ev sahibi bir aile olarak göz önüne getirdiğimizde; o evin reisinin (Cumhurbaşkanı ve hükümetinin) şahsında –şu son birkaç yıldan beri– nasıl bir görüntü verdiğini, davranışlarının nasıl yorumlanabileceğini bir düşünelim.

Mesela, diğer evlerde oturanlar “iyi ki böyle bir komşumuz var, huzurlu bir aile, refahı ve yaşam kalitesi yükseldikçe bize de yardımı dokunuyor ve imrendiriyor” mu diyorlar? Yoksa “dün gece yine kavga gürültünüzden uyuyamadık, çocuklarınızdan biri imdat diye bağırdı, cam çerçeve indi, biraz makul ve anlayışlı olsanız” diye bıkkınlık yüklü tavsiyelerde mi bulunuyorlar? Her fırsatta evlerine davet edip, “ortak geleceğimize dair güzel fikirlerinizi dinleyelim” mi diyorlar; yoksa “aman bizden ırak dursun, zorunlu ihtiyaçlar dışında konuşmayalım bile, aksi halde yine bu bahçeniz eskiden dedemin mülküydü unutmayın, ayrıca büyük dedemin büyük dedenizi patakladığı, teyze kızınızı da kapıp saraya kapattığını da” gibisinden laflar edip sinirimizi bozar mı diyorlar kendi aralarında? Biriyle sürtüşme vuku bulduğunda, taraflardan birinin Heyyt diye naralanıp dağıtırım lan burayı diye bağırdığını duysalar; bu kendini külhanda zanneden kesinlikle Türkiye değildir mi derler yoksa mutlaka odur mu?

AKP iktidarının en sıkı savunucularının bile, “elbette ilk ihtimaller doğrudur; Türkiye huzurlu, komşularının gıpta ile baktığı; sözünün saygınlığı ve ağırlığı olan, uluslararası ilişkilerde edep ve terbiyesini korumasıyla maruf bir ülkedir” diyebileceklerini sanmıyoruz. Hele tam da şu sırada başta Bay Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm hükümet üyelerinin ve AKP medyasının evet propagandası toplantılarının engellenmesi veya kısıtlanması nedeniyle ilgili Avrupa devletlerine her türden siyasal hakareti boca ettiği ve –üstelik Dışişleri Bakanı sıfatını taşıyan– bir yetkilimizin bir ülkenin Başbakanına “sen ne lalesin” diyebilecek kadar edep ve terbiye seviyesini düşürebildiği günlerden geçiyorken...

Bazılarımız AKP’nin şahsında Türkiye’nin “mahallesi”ndeki imajının 2011 öncesinde hiç de böyle olmadığını, başta mahallenin en güçlü ve itibarlı evleri olmak üzere tüm komşularının Türkiye’ye her tür desteği ve krediyi verdiklerini esefle hatırlayıp, mevcut hale gelişe üzülebilirler. Ama, AKP iktidarının “yeni bir dönemi, ustalık dönemimizi başlatıyoruz” dediği 2011’den sonra, 2012 yılında bu cenahın en gözde yayın organının, Yeni Şafak gazetesinin yayın yönetmenliğine ve başyazarlığına getirilen Bay İbrahim Karagül gibileri hiç de böyle düşünmüyorlar.

Şu aşağıda anahatlarıyla görebileceğimiz zihin yapısını yansıtan yazılarını ve yayın politikasını beş yıldır giderek keskinleştirerek sürdürmesi karşılığında konum ve işlevini koruduğuna göre AKP iktidarının zirvesince tamamen desteklendiği, bir tür sözcü addedildiği ortada olan Bay Karagül, o 2011 öncesini şöyle tanımlıyor örneğin: 

“… Türkiye yükseliyordu, bu yükselişten yararlanmak istediler, gelin her yerde beraber çalışalım, ortak olalım dediler. Aslında bu ortak olma hali dolaylı müdahaleydi, kontrol altına alma çabasıydı. Baktılar bu olmadı, yetmedi… İşte o zaman açık aramaya, açıktan savaşmaya başladılar.”

Yani şu mahalle benzetmemize dönersek Bay Karagül o bildik “mahalle zaten, oldum olası bize düşman” klişesini tekrarlıyor. Dolayısıyla ne mahallede saygın bir yer edinmek için uğraşmaya, ne de komşularla iyi ilişkiler kurmak için çaba göstermeye gerek var” diyor sonuçta. “Zaten düşmanımız” olanlara her vesileyle ağzımıza geleni söylemek de “normal” bu durumda.

Elbette hiçbir orijinalliği yok bu “görüş”lerin ve mantığın. Her türden milliyetçi-muhafazakârımızın ağzından on (?) yıllardan beri duymaktayız bunları.

Bay Karagül’ün “orijinalitesi” şurada: Ona göre yüzyıllardır “zaten” Türkiye’nin temsil ettiği dinî-kültürel değerleri ve gücü yok etmek için elinden geleni ardına koymayan bu “komşularımız”, şimdilerde bu çabalarını daha da yoğunlaştırdılar ise; bunun sebebi “Türkiye’nin –AKP iktidarı sayesindeki– durdurulamaz yükselişi” imiş. O nedenle de hepsini bir “Türkiye’yi durdurma telaşı” sarmış. Öyle ki “iç politikaları, seçim kampanyaları, medya tartışmaları, entelektüel tartışmaları Türkiye üzerinden yürüyor” hale gelmiş.

Dahası da var: “Bütün askerî/güvenlik stratejilerinin merkezinde (de) Türkiye var”mış. “Türkiye’yi durdurmak en büyük hedefleri haline gel”miş. Üstelik sadece komşularımızın değil “Atlantik ekseni ülkelerin büyüyen, güçlenen Türkiye’yi sınırlamak dizginlemek… gibi meselesi” varmış.

Bu yüzden İran sınırından Akdeniz’e kadar Türkiye’yi kuşatan bir çember oluşturmaya, onu nefessiz bırakmaya, savunma kalkanını kırmaya matuf bir projeyi yürürlüğe koymuş bunlar. 17-25 Aralık vakasından 15 Temmuz darbe girişimine, Gezi olaylarından PKK saldırılarına kadar her şeyi kapsayan bir proje imiş. 

Eyvah, ezilip paramparça mı olacağız diye feryat etmeyin hemen. Bay Karagül telaşa, korkuya kapılmamıza hiç gerek yok diye teminat veriyor. Çünkü asıl onların “hepsini Türkiye korkusu sarmış” ve kontrol altına almanın, etkisini azaltmanın imkânı olmadığını görünce “savunmaya geçmiş”ler, mecburen. Türkiye’nin ne kadar güçlendiğinin göstergesi imiş bu da.

Ama alicenaplığı da elden bırakmıyor Bay Karagül. Bizim endişelerimizin yersiz olduğunu belirttikten, asıl telaşa, korkuya kapılıp, savunmaya geçmeye mecbur kalanın –Batılı– düşmanlarımız olduğunu vurguladıktan sonra onların herhalde merhamet dileyen yüzlerine bakıp, o en güçlülere has bir ifadeyle yüreklerine su serpecek şu sözlerle bitiriyor yazısını: “Oysa bizim Viyana’yı yeniden kuşatmak gibi bir hesabımız yok!” 

***

Matematikte aksiyom kabul edilenlerden birinin yanlış/temelsiz olması halinde hesabın nasıl sapacağının, saçma sapan sonuçlara varılacağının örnekleri verilir ilkin. Mantığı doğru kullanmanın ilk ve asli kuralı budur çünkü. “Sosyal bilim”, ciddi siyasal analiz, yorum için de geçerlidir bu ilke.

Bay Karagül’ün yürüttüğü mantığın temel aksiyomu “Türkiye’nin AKP iktidarı sayesinde dünyaya korku salacak kadar güçlendiği” tezidir. Bay Karagül bundan bir aksiyom olarak –kanıt gerektirmeyen– apaçık bir gerçeklikmiş gibi bahsediyor. 

Ama eğer bu “güçlenme”yi çağdaş güç ölçütlerinin hangilerine bakarak tespit ettiniz diye soracak olsanız verecek hiçbir cevabı da yoktur. 21. yüzyılda “güc”ün temel bileşeni ve ölçütü addedilen bilimsel teknolojik etkinlik, yaratıcılık bahsinde gitgide gerilere düşen Türkiye’nin, buna rağmen “güçlendiği”ni iddia etmek ya acınası bir körlüktür veya iflah olmaz bir meczupluk. Ekonomisi cari açık prangasına mahkûm, inşaata abanmaktan başka bir marifetten mahrum, yüksek katma değerli hiçbir ürünümüz yok… iken hangi “güçlenme”den söz edilebilir; üstelik bu ölçütler bazında sizden kat kat yukarda olanların sizin gücünüzden telaşa, korkuya kapıldıklarını nasıl söyleyebilirsiniz?

Büyük büyük dedeleriniz Viyana’yı kuşattıklarında o çağın güç kıstaslarına göre gerçekten “güçlü” idiler. Ama o devirler ve kıstaslar –bir daha geri gelmemek üzere– geçmişte kaldı. Sizin, temsil ettiğiniz zihniyetin şu son iki-üç yüzyıldır yaşamakta olduğumuz zamanın geçerli kıldığı güç ölçütlerinin gereğini yapamamaktan, bunun iç ketlemelerinden kurtulamamaktan dolayı duyduğunuz o derin acizlik halini anlamak mümkün. Ama bu hal apaçık ortadayken bunu bir güçlülük hali diye göstermeye kalkışmanız ve hele bunu “Viyana’yı yeniden kuşatırız ama korkmayın yapmayacağız” edasına büründürmeniz trajikomik bile değil. 

Eğer burada kasdettiğiniz güçlülük ve korkutma hali, Bay Erdoğan’ın “hudut kapınıza gelirim, içeri almazsanız ortalığı ayağa kaldırırım” türünden tehditlerin dayanağı olabilecek bir “güç” ve korkutma hali ise, bunun mahallesini hır çıkarmakla, “dağıtırım burayı” naralarıyla korkutmaya çalışan birinin “gücü”nden ve korkutmasından ne farkı olduğunu da düşündünüz mü? 

Bize bu türden güç yeter; zaten şu sıra ihtiyacımız olan da bu diyorsanız; evet fırsat ayağınıza geldi kabul; ama acele edin bu fırsat da kaçmak üzere.