Anasayfa > Haftalık Yazılar > Toplum Çözülürken

Toplum Çözülürken

Erdoğan Özmen

22 Mart 2017

En fenası, karşı karşıya olduğumuz şeyi anlamaya ve ne yaşamakta olduğumuzu, başımıza gelenin ne olduğunu bildiğimiz kavramlara başvurarak açıklamaya çalışmanın bu denli ümitsizlik ve yılgınlık uyandırması belki de. Toplumlarımızın maruz kaldığı değişimleri anlamak ve yorumlamak ilk kez böylesine ve her seferinde, acı ve kesif bir çaresizlik eşliğinde daha baştan sakatlanıveriyor. Hiçbir şeyin işe yaramayacağı, hiçbir gerçek farkın ortaya çıkmayacağı duygusu en baştan hep orada. Daha yakından ve derinlemesine anlamanın hiçbir hayal uyandırmayacağına inanmanın ümit kırıklığı.   

Korku ve tedirginlik var bir de. Hepimizi daha feci akıbetlerin beklediği korkusu. En katlanılmaz ve ağır olan bu; yüreğimiz ağzımızda bekleyerek yaşamak. Çünkü birtakım ırkçı, yabancı düşmanı, faşist, köktendinci ve kötü adamların (“dünyayı kurtaran adamların”) ve grupların rehin aldığı –ve buna izin verdiğimiz– bir insanlık durumu bizimkisi. İnsanlığın çığırından çıkması.

Poz veren, sırıtan, kahkaha atan katiller sürüsü ile cehaletini, hınç ve nefretini aynı tekinsiz zevkle sergilemekten geri durmayan kalabalıklar arasında sıkışıp kalmak bu. Toplumun tümden parçalanması ve yok olması. Toplumsallığı tümden kaybetmek. Bu değil midir asıl tehlike? Bu gidişle hiç kimse için hiçbir zemin, dayanak ve çerçevenin kalmayacak olması.

Bütün hikaye kapitalist/neoliberal antropolojinin meşhur sloganına (“bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler”) tam bir teslimiyetle zaten çoktan başlamıştı. Nihai hedefi ve başarısı, toplumsal alanda ilişki ve değerlerin kolayca yer değiştireceği ve akışkan bir nitelik edineceği yeni ve tamamıyla boş alanların yaratılmasıyla ölçülen bir hikaye. Diğer yandan ama, “toplumsal boşluklar devamlılık göstermez”:

“Doldurulurlar. Her zaman. Bu temel bir kural, hatta neredeyse “bir yasa”dır. Bu yasadan dolayı “anarşi”, “egemenlik yokluğu” işlemez. Bu nedenle, akla yakın davranış biçimleriyle doldurulmayan bir toplumsal boş alana, bir “boşluğa” çeteciler ve her çeşit şiddet akın eder: askeriye, silahlanan ayak takımı, uyuşturucu mafyası. Bedensel yapısı egemenlik kurmaya, esip gürlemeye, ortalığı toparlamaya, “düzen” getirmeye çağıran her oluşum oraya doluşur.” [1]

Dehşetli bir nihilizm kısır döngüsü bu: Toplumsal sistemin en temel koşulu/sebebi yasa ve kural yokluğu olduğunda, bu çerçevesiz ve referanssız durum hem ondan menfaat ve avantaj sağlayanlar hem de dışarıda kalan, külfetini ve acısını çekenler için tam bir nihilizm biçimini alır.

***
Çerçeve, psikanalizin ve başka bazı psikoloji/psikoterapi okullarının kavramlarından birisidir. Hatta denebilir ki, her çerçeve belirli bir durumu ve dolayısıyla belirli bir tedavi biçimini doğurur ya da farklı çerçeveler farklı tedavi biçimlerine sebep olur. Kabaca, hastayla terapisti/analisti arasındaki mahrem, ruhsal ve duygulanımsal özel ilişki için gerekli olan ve bir sürecin oluşabilmesi için gereken koşulların tümüdür: 

“Ruhsal gerçekliğin gerçek yerini alabilmesi için, analizin bellekte, düşüncede, söylemde bir hareket ortaya çıkarabilmesi için kuşkusuz gerekli bir koşul. Bir manzaranın sınırsızlığının ortaya çıkabilmesi için, bir lambanın yalnızca bir nesne değil ama sonsuz bir ışık kaynağı olması için ressamın tualin sınırlarına gereksinimi vardır; bir sahnenin aynı zamanda başka bir sahne olabilmesi için bir tiyatro sahnesine ihtiyaç vardır.”[2]   

Bir de J.Bleger’in tarifini aktarır Pontalis: “Bir destek ya da şasidir çerçeve. Onu ancak değiştiğinde veya bozulduğunda görebiliriz. Hep orada olan algılanmaz.” Terapi seanslarının süresini, sıklığını, sınırları, hangi yöntem ve araçlara tabi olunduğunu, karşılıklı yükümlülükleri belirten uzlaşılmış kurallar bütünüdür. Bir bakıma yasa ve/ya yasaklar toplamıdır. Kolayca görüleceği üzere bir engel ya da müşkülattan ziyade, iç dünyamıza ilişkin sonsuz ve sınırsız (ve asla tüketilemeyecek olan) içeriklerin ortaya çıkabilmesi için elzemdir çerçeve. Belleği, düşünceyi dürterek canlandıran, çağrışımların çoğalmasına ve birbirine bağlanmasına yol açan, kendi sınır ve güçlerimizle yüzleşmemize vesile olan tuhaf bir ‘sınır’.

Bir toplumu mümkün kılan ve insan toplumu yapan da benzer bir simgesel çerçevenin varlığı değil midir? Eşik ve sınırları yerleştiren, hepimizi bir arada tutan, müşterek bir hayatın koordinatlarını saptayan bir referanslar ağı. Toplumun sıradan ve ruhsuz bir madde olmaktan çıkıp kendi derinlik ve zenginliğine kavuşması da aynı simgesel/kültürel boyut sayesindedir. Mevcut iktidar ve ezen ezilen ilişkilerini, eşitsizlik biçimlerini, sınıf, inanç ve kimlik konumlarını yerli yerine yerleştirmemize, asıl ıstırabımızın sebeplerini kavramamıza ve en nihayetinde neye muktedir olduğumuzu ve ideallerimizi ve geleceğimizi hayal edebilmemize izin ve imkan verecek “bir destek ve saşi”.

Ancak o zaman, “geleceksiz bir kuşak, farkında olmadan kutsal bir makine biçimini almış tanımsız bir kas yığını”, herkesin bir diğerini düşman gördüğü alelade bir sürü olmaktan çıkıp yeniden kendi insanlık zeminimizi yüceltebilir; bütün o dışsal yasa ve yasaklar karşısında kendi iç yasamızı, eşsiz vicdanımızı ve adalet duygumuzu sevinçle ve coşkuyla ileri süreceğimiz ve başka hiçbir rehbere itibar etmeyeceğimiz bir koşula kavuşmuş oluruz.


[1] K. Theweleit, Failin Kahkahası, Çev. Ö.Muti, İletişim Yayınları, 2017, s. 78.

[2] J.B.Pontalis, Pencereler, Çev. T. Parman, Bağlam Yayınları, 2001, s. 61.