Anasayfa > Haftalık Yazılar > Demokrasiyle Çelişmek

Demokrasiyle Çelişmek

Murat Belge

24 Nisan 2017

AKP’nin “entelektüel” bir tabanı yok. Ayrıca, gün geçtikçe, bu tür kaygıları olan az sayıda taraftarını da yabancılaştırıyor, uzaklaştırıyor. Öyle bir tabanı olmadığı gibi seçimde ya da referandumda o tür insanların oyunu kazanmaya çalışmıyor. Müslümanlar’ın vaktiyle Küba’da Cami yaptığını ya da Aztekler’e taş işçiliği öğrettiğine inanan birileri AKP için yeterli fikrî yeteneğe sahip.

Referandum kampanyası boyunca da bu durumu gözlemledik. Talep edilen değişim zaten herhangi bir rasyonel sistematiğe oturmuyordu; AKP de öyle bir zemine çekme çabasında bulunmadı: “evet”in kazandıracağı nimetleri ve “hayır”ın getireceği felâketleri sayıp dökme stratejisinden hemen hemen hiç uzaklaşmadı.

Muhalefet eden “parti” olarak bir “görünürlüğü olan, yalnız CHP vardı. HDP elinden geleni yaptı ama AKP’nin OHAL altında belirlediği koşullarda kamusal düzeyde fazla varlık gösteremedi. Bütün muhalefet, otokratik eğilimden, “tek adam diktası”ndan, kuvvetler ayrılığının çöpe atılmasından söz etti. AKP istemese de bu konular üstüne üç beş kelâm etmek zorunda kaldı. Bu durumda düşündüğü cevapları CHP’ye söylemek, kolaylarına geldi. Kolaylarına gelmesinin nedeni açık.

CHP’li haykırıyor, “Tek adam olmaya çalışıyor!” diyor; Şevket Süreyya’nın kitabının adı Tek Adam. “Tek parti rejimi kuruyorlar!” diye haykırıyor CHP’li; memlekette 1923-1946 arasında varolmuş rejimin adı “Tek-parti rejimi”. “Bürokrasiyi kendi militanları haline getirmeye çalışıyorlar!” diye bir suçlama geliyor; bir tarihte CHP İl Başkanı aynı zamanda ilin Vali’si! “Kuvvetler Ayrılığı’nı yok etmek istiyor!” tesbitini yapıyor CHP’li. Tesbit doğru. Ama Atatürk kendisi, Birinci Meclis’te, “Hiç kuvvetler ayrılır mı? Kuvvetler birleştirilir,” demiş.

Bu tuhaf diyalog sürerken bazı CHP’liler, “O yılların koşulları başka, bugünün koşulları başka,” diyorlar. Bu “açıklama” yeterli oluyor mu? Bence olmuyor. CHP’nin o yıllarda yaptıkları, o yılların koşulları içinde de yanlıştı. Bunu kabullenmeyen bir CHP, CHP’nin kendi anti-demokratik geçmişine karşı eleştirel olamayan bir CHP, bu toplumda inandırıcı da olamaz. Ecevit tutturduğu popülist çizgiyle bunu bir ölçüde başardığı için CHP’nin oylarını da artırmıştı. Bugünün CHP’siyse, tek-parti döneminin CHP’sine bayağı yakın. En azından ona toz kondurmamaya kararlı.

Bu toplumun tarihinde böyle karanlık sayfalar fazlasıyla var. AKP’nin birinci stratejisi de bu “tarih”ten şikâyetçi olmak. Ama kendi diktatörlüğünü ilân etmeye karar verdiğinde, önünde güvenilir (çünkü denenmiş) örnek, gene şikâyetçi olduğu bu geçmiş. Böylece kendisiyle çelişmeyi göze alarak “Gazi Mustafa Kemal Paşa, ‘tek adam’ değil miydi?” retoriğine girebiliyor. CHP ise geçmişine bağlı kalmaya çalıştıkça, “Onun hakkıydı, yapabilirdi; sen yapamazsın” demekten öteye gidemiyor ve dolayısıyla demokrasiyle çelişmiş oluyor.

Demokrasiyle çelişmek, son dört beş yıldır AKP’nin ana politikası haline geldi. HDP, onun bu tavrını kendi içinde çelişkiye düşmeden rahatça eleştirebiliyor; ama CHP buralara yanaşamıyor, yaklaşamıyor.

Die Zeit’ın editörlerinden Jochen Brittner, Almanya’da yaşayan Türkler hakkında bir yazı yayımladı (New York Times’da; ben de T-24’te bunun hakkında birkaç şey söyledim.) Brittner, referandumda Erdoğan’a “evet” demiş, Hamburg’da yaşayan iyi eğitimli bir Türk işadamından söz ediyor. Bu adam Almanya’da Sosyal-demokratları tutarmış, ama “evet”ini de bastırmış. Neden?

Kendi açıklaması şöyle: Türkiye’nin demokratik olmasını istiyor ve Erdoğan’ın da tam anlamıyla demokratik ve modern bir Türkiye yaratmak istediğine inanıyor. Ama bunu başarabilmek için Erdoğan’ın daha geniş yetkilere ihtiyacı var. İşte referandumdaki onay, bu yetkileri ona verecek.

Saf Alman bu mantığı pek anlamıyor ve daha demokratik bir toplum için bu yetkilerin neden gerekli olduğunu soruyor.

Cevap: Türkiye halkı demokrasiye hazır değil.

Bunu söyleyen bir “hükümet yetkilisi” olmamakla birlikte bu toplumun ideolojisini çok iyi dile getirmekle AKP ile yavaş yavaş sönümlenmeye yüz tutan “tek-parti elitizmi” arasındaki organik bağı ortaya koyuyor. Evet, bunların ikisine göre de “demokrasiye hazır olmayan” bir halk var ve halk bu nedenle şefkatli bir babaya ihtiyaç duyuyor. Buraya kadar zihniyet ortak; bu noktadan sonra, babanın kimliğine ve şefkatin biçimine gelince, fikirler ayrılıyor.

Daha önce de bin kere yazdığım gibi demokrasi büyük çabalardan sonra varılacak bir “nirvana” değil, herhangi bir yere varmak için uygulanacak yalın ve pratik bir yöntemdir. “Meditasyon”la ya da “doktora” yaparak değil, yaşayarak ve “yaparak” öğrenilir; bu bakımdan, “yüzme öğrenme”ye benzer.

Nedense Türkiye’de kim iktidara gelse, “ilk tesbit” olarak halkın “demokrasiye hazır olmadığı’nı keşfeder. Bu tekrarlar, halktan çok iktidarın “demokrasiye hazır olmadığı”nı ima eder. Hiçbir zaman eksik olmayan “Yar bana bir yetki!” avazları da aynı yönü gösterir. İktidar yetkiye doyamaz.

Bu ülkede “demokrasi” denen hayat biçimini gerçekten isteyenler, geçmişteki şu ya da bu dönemin restorasyonu fikrinden vazgeçmediler. Herkes gibi bizim tarihimizde de iyi şeyler var, kötü şeyler var. Ama “sistematik” bir demokrasi dönemi, uygulaması v.b. yok. Olacaksa demokrasi, daha önce olan şu bu değil, daha önce olmayan bir şey olacak. Abdülhamid’i dirilterek, İttihat ve Terakki’yi dirilterek, Tek-partiyi dirilterek demokrasiye varılamaz. Bunlar taklit etmek üzere değil, ders çıkarmak üzere yer alıyor bizim tarihimizde. Yalnız yukarıda saydığım dönemler değil, çok-partili düzene geçtikten sonra yaşadıklarımız da aynı özelliklere sahip.

Böyle bir tarihin şüphesiz handikapları var. Avantajları da olabilir – oldurmayı bilirsek.