Anasayfa > Haftalık Yazılar > Fransa’da Neoliberal İlericilik Kazanacak mı?

Fransa’da Neoliberal İlericilik Kazanacak mı?

Ahmet İnsel

25 Nisan 2017

Fransa’da sağ parti, kaybetmesi normal koşullarda pek mümkün olmayan bir başkanlık seçimini birinci turda kaybetti. Fransız sağının geleneksel partisi, Sarkozy’nin verdiği yeni adla Cumhuriyetçiler, 2016 sonbaharında düzenledikleri ön seçimin bir bakıma kurbanı oldu. Dört milyon kişinin katıldığı ve ilk kez düzenledikleri bu ön seçimde François Fillon aday olarak seçilmişti. Halbuki bu ön seçimi, aşırı sağın adayı Marine Le Pen tehdidi karşısında sağ ve merkez seçmenlerin oylarını toplama potansiyeli taşıyan Alain Juppé’nin kazanması bekleniyordu. Çok daha sağ bir çizgiyi öne çıkaran, muhafazakâr Katoliklerin desteğini alan Fillon’un sağın adayı olması, birkaç yıl önce siyaset sahnesine gökten zembille inen Emmanuel Macron’un adaylığına beklenmedik bir ivme kazandırdı.

Macron’un 23 Nisan’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda, oyların %24’ünü alarak birinci gelmesinin arkasında, bunun gibi birkaç beklenmedik gelişme daha yatıyor. Bunların içinde en önemlisi, sağın adayı olması tescillendikten sonra, Fillon hakkında ortaya atılan ve hakkında soruşturma açılmasıyla biten, eşini ve çocuklarını hiçbir somut iş karşılığı olmadan yıllarca parlamento asistanı olarak gösterip, bir milyon euro civarında olduğu tahmin edilen kamu kaynağını iç etmesi suçlaması oldu. Katı bir sağcı ve muhafazakâr politika hattına yerleşen Fillon, hakkında soruşturma açıldıktan sonra partisinden gelen bütün baskılara rağmen adaylıktan çekilmeyince, hem kendisini hem de partisini göz göre göre hezimete sürükledi. “Hem sağdayım hem soldayım” diyen Emmanuel Macron’a, Marine Le Pen’in seçilmesini engelleyecek en etkili aday bayrağını teslim etti.   

Macron’un üçüncü şansı, Sosyalist Parti’nin düzenlediği ön seçimde, cumhurbaşkanı adayı olmak için başbakanlıktan istifa eden Manuel Walls’ın yerine partinin sol kanadının adayı Benoit Hamon’un birinci gelmesi oldu. Sosyalist Parti’nin solunda yer alan, sol popülizmin adayı, Baş Eğmeyen Fransa hareketinin lideri Jean-Luc Mélenchon’la Hamon’un ittifak yapamaması, solu iyice böldü. Bu durumda sol seçmenin önemli bir kısmı, 2002’de olduğu gibi, ikinci turda sağ ve aşırı sağ arasında bir daha seçim yapmak zorunda kalmamak için oyunu “faydalı” kullanmayı tercih edip, Macron’a vereceğini ilan etti. Bu da, Macron’a Sosyalist Parti’nin içini boşaltma fırsatı yarattı. 

Sol seçmenin diğer bölümü ise Mélenchon’a yöneldi. Mélenchon oyların %19,6’sını alarak sağın adayı ile neredeyse başabaş gelirken, Marine Le Pen’e yönelmeye eğilimli tepki oylarının bir kısmını kendine çekip, birinci gelmesini muhtemelen önledi. Buna karşılık iki zıt yönde seçmenleri hortumlanan iktidardaki Sosyalist Parti’nin adayı ise, bu partinin 1965’ten beri aldığı en kötü oy oranıyla, %6,3’le yarışı beşinci sırada bitirdi. Sosyalist Partisi zaten bir tür kendi intiharını organize ederek, bakan ve milletvekillerinin önemli bir kısmı kendi adayları yerine Macron’u destekleyeceklerini ilan ederken, partinin sol eğilimli seçmenlerinin de yüzlerini Mélenchon’a dönmesine yol açmıştı. 

Fransa’da cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesine başlandığı 1965’ten beri ilk kez, seçimin ikinci turuna ne sağ ne de sol partiden bir aday kalmış durumda. Bu da Fransa’da egemen siyasal yapının çökmesi demek. 2014’te maliye bakanı olarak atanınca ilk kez siyaset sahnesinde görünen, 1977 doğumlu ve bugüne kadar hiçbir seçime girmemiş, parti üyesi olmadan bakan olmuş Emmanuel Macron’un büyük ihtimalle 7 Mayıs’ta cumhurbaşkanı seçilecek olması, Fransa siyasal alanının içine girdiği büyük türbülansın somut bir göstergesi.

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan iki adayın programları taban tabana zıt olmakla birlikte, aralarında ortak bir yön var. İki aday da kendilerini ne sağda ne solda tanımlıyorlar. Aşırı sağın geleneksel tavrı olan, bütün “düzen partilerine” karşı olma pozisyonunu sürdüren Marine Le Pen kendi çizgisini, “ne sağda ne solda, halkın yanında yurtsever” olarak tanımlıyor. Önce en elit kamu memuriyetlerinden biri olan maliye müfettişliğiyle başlayıp, sonra finans dünyasında parlayıp (Rothschild Bankası), ardından maliye bakanlığı koltuğunda oturarak, egemen düzenin merkezinden gelen Macron da, siyasi çizgisini “hem sağda hem solda olan bir demokrat” olarak tarif ediyor.  

İlginç olan, 2017 cumhurbaşkanlığı ön seçimlerinde ve seçimin birinci turunda yıllardır siyasetin içinde olan bütün eski sol ve sağ başbakanlar tasfiye olurken, egemen düzenin mükemmel bir prototipi olan Macron’un aradan sıyrılıp, öne çıkmış olması. Bunda, yukarıda sayılan birden çok şans faktörünün yanında, Macron’un son derece iyi hesaplanmış bir adaylık stratejisini 2015 ortasından itibaren adım adım kurup, yürütmüş olmasının da elbette payı var. Bu strateji, üyesi olduğu hükümetten seçimlere sekiz ay kala ayrılıp, hem Hollande’ın en yakınında bulunmuş olup, hem de beş yıllık Hollande politikasına karşı oluşmuş büyük memnuniyetsizliğin hedefi olmaktan kurtulma becerisine dayanıyor. İnteraktif elektronik iletişimi son derece iyi kullanarak, yenilik, hareket ve değişim sözcüklerini sürekli tekrarlamanın da bu başarıda payı var. Kurduğu harekete seçtiği isim de, adı ve soyadının ilk harflerine vurgu yapmanın yanında (“En Marche!”), hareket halinde olmayı simgeliyor. İleriye mi geriye mi, sağa mı sola mı gidileceği belirtilmeden, yürümeye başlamak, hareket etmek! Macron’un önerdiği siyasal geleceği gerçekten iyi tarif ediyor.

Adaylar arasında AB’nin bugünkü durumuna, neoliberal küreselleşmenin yarattığı sosyal baskı ve gerilemeleri düzen içinde çözülebilecek sorunlar olarak ele alan, ekolojik sorunları çok fazla dert etmeyen, buna karşılık kültür ve kimlikler alanında ilerici politikaları savunan bu siyasal çizgiyi, neoliberal ilericilik olarak tanımlayabiliriz. Nancy Fraser’in Clinton çifti için kullandığı bu terim, Macron’un siyasal profilini çok iyi tarif ediyor. Daha da ilginci, Fraser’in Donald Trump için kullandığı reaksiyoner popülizm tanımı da Marine Le Pen’in üzerine ısmarlama elbise gibi tam oturuyor. ABD seçimlerinden birkaç ay sonra Fransa’da da benzer bir kutuplaşmanın ortaya çıkması düşündürücü. Sonucunun ABD’deki gibi olmama ihtimali yüksek ama unutmayalım ki ABD’de seçim Fransa’daki gibi genel oya doğrudan dayalı olsaydı, seçimi Clinton iki buçuk milyon oy farkıyla kazanmış olacaktı. 

İkinci turda sağ ve solun önemli kısmının desteğini arkasına alıyor olsa da, Macron’un %80-%20 gibi ezici bir farkla değil, %60-65 arasında bir oy oranıyla seçilecek olması kuvvetli bir ihtimal. Hatta seçilmesi nasıl olsa kesin deyip, birbirine zıt nedenlerle eli Macron’a oy vermeye gitmeyen sağ ve sol seçmen oranının yüksek olması ve bu durumda Marine Le Pen’in %50’ye yaklaşacak olmasından korkmak da mümkün. Fransa’da küçük bir ihtimalle de olsa 7 Mayıs’ta Trump türü bir sürprizle karşılaşılabileceğini dile getirenler de var.

Macron, hem sağda hem solda olduğunu iddia ettiği, merkez siyaseti önerisinin içini uzun zaman boş tutmaya özen gösterdi. Programını seçime bir buçuk ay kala açıkladı. Ortaya çıkan, Blair’in veya Schröder’in sosyal-liberal politikalarının, 2008 krizi sonrası güncellenmiş bir versiyonuydu. Ama Macron, Blair gibi, bunu bir siyasal tartışma konusu yapmak yerine, sorunları siyasetsizleştirerek teknik sorunlara dönüştürmek taktiğini izledi. Bu da en çok Avrupa Birliği teknokratlarının ve piyasa aktörlerinin hoşuna gidiyor. İdeolojilerin son bulduğunu iddia eden idelojinin yeni sürümü bir bakıma Macron ve kurduğu siyasal hareket. Avrupa konvansiyonel ilericiliğinin, merkez sağ ve merkez solun üzerinde birleştiği, burjuva devrimleri kazanımlarının sınırını çizdiği egemen konsensüsü temsil ediyor.

Emmanuel Macron, zaman zaman, kolonyalizmin insanlığa karşı suç olduğu, Fransız kültürü diye özgül bir kültür olmadığı veya eşcinsel evliliğin yasallaşmasıyla buna karşı çıkanların aşağılandığı gibi beklenmedik ve destekçilerini kontrpiyede bırakan çıkışlarla duruşunu özgünleştirmeye ve biraz renk katmaya çalışsa da, sağın ve solun ağır toplarının desteklerini aldıkça, polemik yaratacak her türlü öneriyi rafa kaldırmakta gecikmedi. 23 Nisan gecesi, iki hafta sonra cumhurbaşkanı seçilme ihtimali artık çok yüksek olan bir aday olarak yaptığı konuşmada, dişe dokunur hiçbir şey söylememeye, somut hiçbir öneri getirmemeye özen gösterirken, temsil ettiği siyasetin görünüşte pragmatik niteliği kadar, siyaseti siyasetsizleştirerek yönetme arzusunu simgeliyordu.

7 Mayıs’ta Fransa’da sandıktan hiçbir yere yönelmeden yürümeyi vaat eden, ilerici neoliberalizmin yeni temsilcisinin çıkma ihtimali yüksek. Bu başarıyı ne aşırı sağın iktidara gelmesi korkusu içinde sağın ve solun ehveni şerde birleşmesiyle ne de Macron’un cüreti, pragmatizmi ve şansıyla açıklamak yeterli olacaktır. Bu başarı, aynı zamanda, hızla serpilip gelişen yeni makbul yönetici kuşağının kendi siyasal kodları, örgütlenmesi ve ideolojisi içine avdetidir. Elitler ve kenarda kalmış halk kutuplaşmasının yumuşamasının değil, derinleşmesinin habercisidir.