Anasayfa > Haftalık Yazılar > Evvâbin Namazı Kaç Rekattır?

Evvâbin Namazı Kaç Rekattır?

Polat S. Alpman

27 Nisan 2017

Türkiye’de İslamcılığın rehin alındığı, İslamcıların siyasal iddialarının ve taleplerinin giderek yozlaştığı ve gittikçe despotik bir rejim savunusuna dönüştüğü yönündeki eleştiriler İslami muhitlerde yaygın bir kanaat olarak dile getiriliyor. Bu kanaat, bir zamanların hakim zümreleri tarafından aşırı ve tehlikeli olarak yorumlanan siyasal İslam hareketinin kısa süre içerisinde bir iktidar ideolojisine dönüştüğü ve kendisinden önceki egemenlerle kıyaslanamayacak kadar iktidar nimetlerine düşkün hale geldiği yönündeki eleştirilerle birleştirilince İslamcılık içerisindeki sınıfsal ayrışmaların gözle görünür hale geldiğini öne sürmek mümkün.

İslamcılık, bir siyasal eğilim olarak, İslam dini var olduğu sürece varlığını sürdürecek. Başta Yahudilik ve Hristiyanlık olmak üzere, diğer dini inançlarda olduğu gibi İslam dini içerisinde de siyasal iddialar ile dini inançlar arasında paralellikler kurmayı hedefleyen, Allah’ın İktidarını, Tanrı’nın Krallığını, Şiloh’un, Mesih’in ya da Mehdi’nin kendilerine inanmayanları ortadan kaldırarak, kendi mutlak egemenliklerini kuracakları çağı bekleyenler var, var olmaya da devam edecek. İslamcılık hesabına burada bir fark, bir özgünlük aranacaksa, geleneksel inanç sistemini paranteze alan ya da onu farklı yorumlamaya çalışan, hatta onunla hesaplaşmaya çalışarak çağın ruhuyla konuşmaktan geri durmayan niteliklerini vurgulamak gerekir. Bu yönüyle İslamcılık, bütün özcülüğüne rağmen, sadece kendisi için değil, herkes için özgürlük vazeden siyasal retoriği temsil iddiasındaydı. Elbette eklektik bir kimliğe yaslanıyordu, farklı türleri vardı ve bu yönüyle kimlik üzerinden örgütlenen tipik bir yeni toplumsal hareket özelliği göstermekteydi. 

İslamcılık içerisinde geleneksel din kültürünü paranteze alan ya da onunla doğrudan hesaplaşmayı göze alan kesimlerin, özgürlük ve kendilerinden olmayanlarla ‘ortak söz’ üzerinde buluşmayı hedefleyen söylemlerinin dönemin muktedirleri tarafından takıyye, yani asıl amacını gizlemek, kendisinden olmayanların tepkisini çekmemek için yalan söylemek, şeklinde yorumlanması baştan sona haksız değilse bile, İslamcılık içerisindeki ana damar siyasal hatları açıklamaktan uzaktı. O dönemdeki egemen siyasal aklın İslamcılığı kavrama biçimi, temel hakları bile göz ardı edecek ölçüde muhafazakardı. Nihayetinde ana akım İslamcılığın içerisinden ayrılan ve devamında kendi çeperinde topladıklarıyla güçlü bir koalisyon olarak kurulan AKP ile birlikte Türkiye’deki İslamcı hareketin yönü ve enerjisi hem karşılık buldu hem de kendi karşılığını yarattı.

***

Siyasal İslamcılıktan gelen müktesebat, AKP hükümetlerinin İslami tarikatlar ve cemaatler ile güçlü ve anlamlı bir ilişki kurabilmesini sağladı. Bununla birlikte AKP hükümetlerinin kendilerine biçtiği demokratikleştirme misyonu, toplumun birçok kesiminde özellikle muhafazakar tabanda güçlü bir karşılık bulmasına olanak sağladı. Ezber bozan siyasal söylemler, etkili liderlik, Batıdan, özellikle Avrupa’dan alınan çok güçlü destek, toplumun birçok kesimini yakalayan popülist söylemler ve ekonomik alandaki pozitif psikoloji Türkiye İslamcılığının hanesine olumlu olarak yazılan gelişmelerdi.

Ülkenin büyük bir hızla neoliberal politikalara kurban ediliyor olmasına rağmen gerçek anlamda demokratikleşmenin gerçekleşeceğine yönelik umut, sahici muhalefetin gerçekleşmesinin önüne geçiyordu. Ancak bu demokratikleşme umudu kısa zamanda ortadan kalktı ve demokratikleşme süreci, 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu ile birlikte, kademeli olarak ters yöne doğru hareket etti. Böylelikle siyasal İslam hareketinin merkezde olduğu, ancak farklı kesimlerin bir araya gelerek oluşturduğu AKP’den kopuşlar başladı. Bunların bir kısmı Parti’nin enerjisini üreten merkezin dışına itildi. Bir kısmı dışarı atıldı. Bir kısmı ise tasfiye edilmesine rağmen Parti’nin etki alanı içerisinde tutuldu. Bunun dışında bir de yaşanan gelişmelerden rahatsız olduğu için ayrılanlar vardı. Bu süreç içerisinde siyasal İslamcılık içerisinde yer alanlar, yaşanan olumsuzlukları doğal ya da gerekli hamleler olarak değerlendirip ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ demeye devam ettiler. Bu dönemin parolası maslahattı.

AKP dönemindeki İslamcılık hareketi içerisinde ‘maslahat’ kelimesi her fenalığa kulp, her kötülüğe örtü haline gelen bir iç-söylem malzemesine dönüştü. ‘Maslahat icabı’ yapılıveren her şey herhangi bir eleştiriye konu edilemez hale geldi. Böylelikle İslamcılık, iktidarın ve iktidardakilerin eylemlerini meşrulaştırma işlevini üstlenen propaganda malzemelerinden birine dönüştü. Öyle ki, şaklaban din hokkabazları bir kenara bırakıldığında dahi, bir zamanlar söyledikleri muteber kabul edilen ve İslami ilimlere, fıkha olan vukûfiyeti kadar, muktedirlere olan mesafesiyle de saygınlık kazanmış olan tahkik ehli ulema bile muhtelif gazete köşelerinden mevcut iktidarı desteklemenin dini bir vecibe olduğunu vazetmeye başladı. Çünkü maslahat bunu gerektiriyordu.

***

İslamcılığın siyasal talepleri ve enerjisi hızla tükenirken oluşan boşluk daha fazla ve kıyıcı neoliberal politikalar ve milliyetçilik ile tahkim edilmeye çalışıldı. Bu dönemde İslamcıların AKP içerisinde yer almalarını gerekçelendirebilecek, lider kültü dışında, pek fazla bir şey kalmadı. Böylelikle ilkelerin değil, liderliğin önemli olduğuna ilişkin popülist milliyetçiliğin jargonunu benimseyenler ile bunu benimsemekte zorlananlar arasındaki ayrım ise gittikçe açıldı. Kesin olan şey, İslamcıların en fazla konuştuğu, en fazla görünürlük kazandığı ve paradoksal olarak İslamcılığın Türkiye tarihinde en fazla dilsizleştiği, etkisini yitirdiği, inandırıcılığını kaybettiği dönemlerden birinin bu dönem olduğudur. Bu dönem AKP’ye yandaş olmaktan başka mahareti olmayan bazı kişilerin İslamcıları alenen aşağıladığı ve onların “yerli ve milli” İslamcı olmadıklarını ilan ettiği bir aşamaya kadar geldi. Oysa ana akım İslamcılık açısından ‘yerli ve milli İslamcılık’ ifadesi baştanbaşa oksimoron kabul edilmesi gereken bir ifadeydi.

İslamcılık hareketinin önemli bir kesimi kendisini tek adam klişesiyle kurulan liderlik kültüne bağlı hissetmesine rağmen bu liderlik kültünden koparak, yeniden ilkelere dönmek isteyen İslamcılar da her zaman vardı. Bir başka ifadeyle İslamcılık içerisinde AKP’yle yürümeye her zaman mesafeli bakmış olan, Gülen cemaatine her zaman kuşkuyla yaklaşmış bir İslamcılık hep olageldi. Bunun dışında İslamcılık hareketinden gelen ancak temsil ettikleri siyasal iddialar lider tarafından temsil edilebildiği için Parti tarafından ötelenmiş olan bir diğer kesim de var. Özellikle ikinci kesimde yer alanlar İslamcılıktan gelen iddialarını temellendirebilecek bütün inandırıcılıklarını yitirdikleri için ortada dönen oyuna İslamcılıktan gelen siyasal talepleri yerine dindarlıklarını sürüyorlar. Bir anda ahlaki öğütler veren tebliğciler haline gelen bu kesim, ayet ve hadisler üzerinden hak, adalet, doğruluk, dürüstlük mesajları vererek kendi tabanları üzerindeki etkilerini yoğunlaştırmaya çalışıyorlar.

Bunu önemsizleştirmek ve ahlaki olarak erdemli olanı işaret etmeye çalışan bu gayreti küçümsemek kimsenin haddi değil. Ancak bu ahlaki tavır alışın ‘maslahat icabı’ olup olmadığından hiç kimse emin olamaz, en çok da AKP. Nihayetinde bugün erdemli olmanın önemiyle ilgili cümleler kuran kişilerin, ellerinde görece daha fazla güç ve imkan varken verdikleri öğütlere uygun davranışlar sergilemedikleri ve pek de erdemli olmayan ifadeleri dile getirdikleri tarih çok uzak değil.

***

Türkiye’de ve Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları coğrafyada İslamcılık, bir siyasal hat olmaya devam edecek, ancak İslamcılık hareketinin dinamiklerinin ne olacağı, kendini hangi motivasyonlarla inşa edeceği ise zamanın ruhu ve İslamcıların pratikleriyle sınırlı. Cumhuriyetçiliğin en etkili savunuculuğundan demokrasinin küfür olduğuna, demokrasinin İslamî yönetimin özü olduğundan söz-yetki-karar hakkını tek kişiye bağlamak gerektiğini savunmaya kadar varan savrulmalarla ilerleyen ve günümüzde kendi içine çökmeye başlayan İslamcılık hareketinin Faustvari özgüveni, onu günaha girmekten koruyamadığı gibi günahlarını savunmak zorunda bırakıyor. Bu durum İslamî kamuoyu tarafından belli bir düzeyde fark edilmiş olmasına rağmen elde edilen muazzam güç ve kudret sarhoşluğu, her türlü hak gaspını ve yanlışlıkları ‘maslahat’ adı altında meşrulaştırıyor. Bu nedenle İslamcı iddialarla yola çıkılan ve nihayetinde varılan yerin, yine İslamcılar tarafından yüz yıldır eleştirilen yerin ta kendisi olduğu artık gizlenemiyor.

Aynanın karşısında kendini izlerken sahip olduğuna inandığı ahlaki değerleri, kendinden menkul değerler görerek yücelten İslamî hareketler devletle özdeşleştikçe toplumsal ve politik enerjisini devlete yükleyerek tükenmeye başladı. Burada ortaya çıkan bir diğer husus ise ahlaki değerlere sahip bir öğretiye ait olmanın, ahlaklı olmak anlamına gelmediğinin İslamcılık özelinde tekrarından fazlası değil. Fakat buna rağmen inançlı, dindar ya da ahlaki değerlere sahip olmanın yozlaştırıcı iktidar arzusunu denetim altına almaya yeteceğine ya da bu arzunun kontrol edilebileceğine inanmanın sağladığı düşünsel konfor, İslamcılık hareketinin devletin gerçekliğine toslamasıyla son buldu. Öyle ki siyasal alan felç edilip, başta hukuk olmak üzere birçok toplumsal kurum dejenere olurken İslamcıların önemli bir kesimi bu süreci desteklemekten ve savunmaktan öteye gidemediler ve dahası kıyıda kalan İslamî cemaatler içerisinden gelen cılız eleştirilere bile tahammül edemediler. Böylelikle İslamcılık namına üretilen ne varsa hızla tükendi.

Bugünlerde AKP’ye angaje olan İslami kamuoyu içerisinde evvâbin namazına* niyetlenen bazı kişiler olsa da İslamcılığın dünü ile bugünü arasında kapatılması çok zor bir mesafenin oluştuğu söylenebilir. Bu mesafenin kapatılmasını arzu eden ciddi bir eğilimden de söz etmek pek mümkün görünmüyor. Başından beri bu siyasal müdahaleye mesafeli duran İslamî çevreler içerisinde yaşananlara razı olmayan, bu duruma bazen kısık, bazen yüksek sesle itiraz eden kimseler olmasına rağmen, onların da kaderi toplumsal muhalefetin geri kalanından farklı değil. Bu nedenle AKP’ye angaje olan İslamcılar için elde kalan yegâne seçenek, yeni statükonun vasat bir savunucusu olmak, ki bu savunuculuk rolünün sınırlarını bile belirlemek imkanından mahrum olarak...


* Evvâbin, evvâb (Allah’a çok dönen; çok tövbe eden) kelimesinin çoğuludur. Evvâbin namazı kişinin işlediği günahların bağışlanması için akşam ve yatsı namazı arasında eda edilir.