Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yoksunluk İdeolojisi

Yoksunluk İdeolojisi

Murat Belge

22 Mayıs 2017

Ulusların büyük olduklarını hatırladıkları yıldönümleri olur. Amerikalılar’ın 4 Temmuz’u, Fransızlar’ın 14 Temmuz’u gibi.

Sanırım bütün bu “kutlama günleri”nin temelinde baharın gelişinin kutlanması yatıyor. Ama özellikle ulus-devletler çağında “ulusça kutlanacak” günler onları bir kenara itmiş, sevinci ve coşkuyu kendine mal etmiş. Ama o eski kutlamalar da enerjilerini sürdürüyor. İşte, Yeni Yıl!

İnsanoğlu şen şakrak vakit geçirmeyi sever de, kedere karşı eğilimi daha fazla ağır basar. Onun için ulusal yıkım, çöküntü anıları, bilincinin altında da, üstünde de, daha çok yer tutar. Bunların genellikle belirli bir günü yoktur. Olmasına gerek de yoktur. Çünkü zaten hep hatırlanır. Buna “hatırlamak” bile dememeli belki. Neredeyse DNA’ya yazılmıştır.

Türkiye Türkü’nün bilinçliliğinde bu rolü “Balkan Harbi’nin oynadığına inandığımı, Militarizm kitabımda yazmıştım. Bu olayın anlattığı çöküntü bu olayla başlamamıştı; ne zamandır böyle bir sürece girilmişti. Karlofça’dan beri Osmanlı kendine kazanç getiren bir antlaşma imzalamamıştı. 93, bütün bu başarısızlık tarihini de toparladı. Süreç hızlanarak, yavaşlayarak yürümüş ve günün birinde Rus askeri Ayastefanos’ta görülmüştü. Kolay sindirilebilir bir durum değildi bu.

Somut olaylar düzeyinde birçok yeni gelişmeyi tetikledi 93. Ama insan vicdanlarındaki görünmeyen, elle tutulamayan etkisinin daha da güçlü olduğu kanısındayım.

Böyle travmalar toplumların belleğinden kolay kolay silinmez; hattâ, Braudel’in de söylediği gibi, üstünden zaman geçmiş, varolan somut çağdaş durum üzerinde etkisi kalmamış anılar, zihnin çalışmasını alttan alta etkilemeye devam ederler. Eskidikçe güçlenirler. Burada da böyle oldu, olmaya devam ediyor.

Osmanlı’nın uzun süren çöküntüsü Cumhuriyet’in işine geliyordu. Altı yüzyıl sürmüş bir varlığın yerini almak, bir “meşrulaştırma” gerektirir. Yerini almaya karar veren güç, yerini aldığı öznenin başarısızlığını kanıtlamalıdır. Bu nedenle, bu uzun başarısızlık, bu halkın bu hanedandan artık kurtulması gerektiğinin kanıtı olarak ileri sürülebildi. Geç dönem padişahlarının beceriksizliği için de ırkçı mazeret bulunabilirdi: anneleri Türk değildi. Ama o ortaklaşa bilinçdışında, işin bütün sorumluluğunu hanedana yüklemek de durumu kurtarmaya yetmiyordu çünkü herkes, için için, yenilenin biz hepimiz olduğunun farkındaydı. 

Dolayısıyla Karlofça-93-Balkan Harbi-Cihan Harbi çizgisinin yarattığı kasvet bu açıklamalarla dağıtılamadı ve “30 Ağustos Zaferi” gibi olaylar da o ruh haline yeterli “karşı-ağırlık” oluşturmadı.

Böyle bir “psikoloji”nin bir “psiko-patoloji”ye dönüşmesi daha kolaydır. Bunun ilk tezahürlerinden biri, herkesin bize düşman olduğuna dair sarsılmaz inancımız. Bu “herkes” için bizim yüzyıllarca, “kâfir” diyerek, “gavur” diyerek, herhalde “dost”ane denemeyecek bir dille konuşmamız ve onları aşağılamamız, onların bize gösterdiği tavrı maruz kılmıyor. Çıkan çeşitli isyanları bastırmak üzere uyguladığımız yöntemlerin mahiyetini onlardan öğrenecek değiliz – bugün de aynı şeyleri söylüyoruz. Dünya Savaşı’nı bizim cephe kazansaydı, kimden neyi isterdik, bunu da düşünmenin bir gereği yok. Bilinmesi gereken, herkesin bize düşman olması.

Bu bir kompleks de yaratıyor: “aşağı”nın ve “yukarı”nın garip bir biçimde içiçe geçtiği bir kompleks. Ortalama bir Türk, on dakikalık bir konuşmaya “Biz adam olmayız” diye başlayıp “Bizim gibi iyi insan dünyada bulunmaz” diye bitirebilir. Dinmek bilmeyen bir “başarı özlemi” yaratıyor. İsveç Olimpiyatları’nda güreşçilerimiz, Macaristan’ı 3-1 yenmemiz, Kore Savaşı’nda Türk kahramanlıkları gibi konular gelip geçiyor ve birtakım rahatlamalar sağlıyor ama bunların altında yatan açlık bayağı büyük olduğu için böyle perakende başarılar da yeterince derde deva olamıyor. Hep daha fazlasına duyulan soyut bir ihtiyaç var.

Bu tavırlar rasyonel değil, çünkü onlara yol açan genel ruh hali rasyonel değil. Olamaz da. Bunu yalnız Türk toplumuna özgü bir durum olarak göremeyiz. Türkiye toplumunun verilen eğitimin niteliğinden ya da çeşitli ideolojik üretim aygıtlarının topluma yaydığı ideolojinin niteliğinden ileri gelen açmazları olabilir ama sonuçta genel insanî ideolojiden söz ediyoruz. “İdeoloji” kendisi zaten rasyonel bir şey değildir. ideoloji, büyük ölçüde, insanların kendi gerçek sorunlarına karşı ürettiği hayalî tavır alışlardan meydana gelir. İdeoloji zaman zaman “mantıkî” de olabilir, ama olmak zorunda değildir. “Doğru”, zaten değildir. Çünkü, çok zaman, doğru olanın yerine ikame edilen açıklama tarzıdır.

Uzunca bir girizgâh oldu. Buradan gene “popülizm” konusuna geçeceğim. Bu konuda daha önce yazdığım yazılarda, Laclau ile fikir birliği içinde, “popülizm”i bir sınıfsal temele indirgemenin, yani, “popülizm falan sınıfın ya da filan sınıflar ittifakının siyasi hareketidir” demenin fazla zorlama olduğunu söylemiştim. Eldeki örneklerden böyle bir ortak örüntü çıkmıyor. Böyle ise, bir “popülist siyasî hareket” yaratma uğraşında “ideoloji”ye düşen iş fazlalaşıyor. “İdeoloji” denince de, bir “yoksunluk” inanışı üzerine oturan ideolojik formasyonlar otomatikman öncelik kazanıyor. Çünkü, bir siyasî hareket yaratmak için İbn Haldun’un kullandığı terimle bir “asabiye” yaratmak mutlaka gerekli. “Asabiye” yaratmanın en garantili yolu da muhatap alınan toplumsal sınıf ya da tabakanın kendisinin yoksun olduğuna inandığı şeyleri gündeme getirmekten geçiyor.

Tayyip Erdoğan da istikrarla bunu yapıyor.

Bunu yapmanın ayrı ama bağlantılı düzeyleri var. Birincisi, gerçek maddî yoksunluk. Bunu çözmenin yolu da yoksun olunan şeyin olabildiği kadar, yoksun olan kişiye verilmesi. Sanırım ta başından beri AKP’nin önemli bir etkinliği bu. İslâm’daki “zekât” gibi kurumlarla da uyumlu bir biçimde, AKP, yoksul kesime çeşitli yardımlarda (“iane” de diyebilirsiniz) bulunuyor. Zekât İslâm’ın beş şartından biri olduğuna göre, zengin/fakir ayrımının ve dolayısıyla zenginlerin fakirlere yardım etmesinin de ebediyen sürecek durumlar olduğu kabul ediliyor demektir. Dolayısıyla bu yardımlar bu ayrımı ortadan kaldırma derecesine varmıyor. Bu Erdoğan’ın ataerkil dünya görüşüyle olduğu gibi popülizm örneklerinden bildiğimiz kalıplarla da uyumlu. Bu ideolojilerde bir “eşitlik” hedefi yoktur. Tersine, eşitsizliğin kalıcı ve normal kabul edildiği bir düşünce temelinde popülizm mümkün olur.

Birçok popülist harekette olduğu gibi AKP hareketinde de “zengin” denecek bir kesimin varlığı sözkonusudur. MÜSİAD bunun en net örgütsel yansımasıdır. Bu kesim İslâmcı siyasi hareketin ekonomik egemen sınıfıdır ve AKP ile önderinin “zekât”, “eşitlik”, “babacanlık” gibi bütün ideoloji ve değerlerini benimser. “Sendika” gibi modern (“gesellschaft” kategorisine giren) kurumlardan, anonim ilişkilerden hiç hoşlanmazlar. Onlar da, çalıştırdıkları işçilerin çoğu da İslâm’ın kendilerini eşit kıldığına inanırlar. Başkaca bir “eşitlemeci” kuruma ihtiyaç yoktur. İslâm varken, gelir farkı ikincildir.

Bu kesim burjuvazinin “kaymak tabakası” olmamakla birlikte, “yoksunluk” çeken kişilerden de oluşmaz. Ama birçoğu bir zaman önce böyle yerlerden geçmiş olabilir. Asıl “yoksunluk”ları “kültürel alan”dadır, diyebiliriz.

Erken Cumhuriyet’in Batılılaşmış bürokratları ve tekelci devlet kapitalizmi politikasıyla yükselen burjuvaları tarafından küçümsenmiş ve horlanmışlar. Dinlerine, gelenek ve göreneklerine bağlılıkları alay konusu olmuş. Kasabada Mahfel’e yaklaşamamışlar. Yani sonuç olarak yoksunlukları maddî değil, manevi bir yoksunluk.

Önceki yıllarda bu kesimin AKP gerisinde duran desteğinin bugüne oranla daha yoğun olduğunu, özetlemeye çalıştığım yoksunluk duygusuna rağmen, AKP ve önderinin dünyaya savaş açma tavrının bu desteği gevşettiğini düşünüyorum. Yoksunluk falan tamam, ama burjuva her şeyden önce istikrar ister; geleceği görmek ister. Erdoğan yönetiminde bunlar olamıyor.

Tayyip Erdoğan “huşunet”i bu gibi kesimleri kendisinden uzaklaştırırken, “yüzergezer” denebilecek, mülksüz sınıfların genellikle genç kesimlerini cezbediyor. Bunların desteği niceliksel düzeyde kalan bir şey. “Yedi düvel”le kavgalı olma durumu da onların hoşuna gidiyor, çünkü yukarıda anlatmaya çalıştığım komplekse bu tavır iyi geliyor. Bize karşı sürekli bir haçlı seferi içinde olan Hıristiyan dünya ile ve dindaşlarımıza eziyet eden Yahudi İsrail’le kavga eden bir tek Tayyip Erdoğan’ı biliyorlar. Bu düşmanlar bizim ilerlememizi istemiyorlar ve zaten bizden ödleri kopuyor. İşte, Tayyip Erdoğan gibi dirayetli bir önder bu halkın içinde yatan cevheri görebilir, onu harekete de geçirebilir. Zaten olan bu. Oraya köprü, buraya alan, Suriye’ye müdahale, şanlı Osmanlı geçmişinde olduğu gibi dünyayı fethedebiliriz. Batılılar bunu görüp anladıkları için böylesine telâş içindeler – örneğin AKP’nin referandum çalışmalarını engellediler; şimdi idam referandumu çalışmalarını da engellemeye hazırlanıyorlar. Kendi yaptıkları bir yana, her zaman olduğu gibi “içimizdeki hainler”i de biliyor, tanıyorlar ve onları Erdoğan’a muhalefet etmeleri için fiştekliyorlar. Yoksa aklı başında bir insanın (bir “Türk”ün) Tayyip Erdoğan’a muhalif olması için hiçbir neden yok. Muhalifse mutlaka haindir, ajandır v.b.

Onların bunlara inanmaya ihtiyaçları var; Tayyip Erdoğan’ın da onların bunlara inanmasına ihtiyacı var. Onun için bu ezgileri sürekli çalıyor ve bu “hassas” telleri sürekli tıngırdatıyor. O hassas tellerin verdiği sese güvenerek “Olağanüstü Hal” denen şeyi bu ülkenin “olağan hali”ne çeviriyor. Partinin ve devletin ve akla gelen her şeyin başkanı olarak her türlü “çatlak” sesi susturmaya hazırlanıyor.