Anasayfa > Haftalık Yazılar > İran’da Ruhani’nin İkinci Dönemi: Artan Beklentiler, Muhtemel Riskler

İran’da Ruhani’nin İkinci Dönemi: Artan Beklentiler, Muhtemel Riskler

Yüksel Taşkın

25 Mayıs 2017

İran İslam Cumhuriyeti, dünyanın en karmaşık siyasal rejimlerinden birisine sahip. 1979 Devrimi’nden sonra, “ideal” İslamî rejim kurma arayışı ve kendisini hissettiren reel siyasetin zaruretleri, son derece karmaşık bir siyasal sistemin oluşmasına yol açtı. Söylemeye gerek bile yok, İslam toplumları tarihinde buna benzer bir rejim hiç var olmadı. 

İslam Devrimi, İran-Irak Savaşı’nın (1980-88) ardından iktisadi hayatın zaruretleriyle yüzleşmek zorunda kaldı. Savaş boyunca özellikle Başbakan Mir Hüseyin Musavi etrafında etkin olan İslamî Sol, muhafazakâr kanat tarafından ciddi bir tasfiyeye uğradı. İslami Sol kanadın tasfiyesi, 1989 yılında karizmatik İmam Humeyni’nin ölmesinin ardından yeni Ruhani Önder seçilen Ali Hamaney ve yine Cumhurbaşkanı seçilen Haşimi Rafsancani (1989-997) tarafından gerçekleştirildi. 

Rafsancani, Cumhurbaşkanlığı döneminde zamanla “iktisadi realizm” denilebilecek merkezci bir duruşa meyletti ve Ali Hamaney etrafında kümelenen devletin yeni sahibi muhafazakâr mollalara mesafe almaya başladı. Rafsancani, devrimle beraber iktisadi alanı kontrol etmeye başlayan yeni aktörlerin sözcülüğüne oynarken, Hamaney, yürütme ve yargıyı ele geçiren devletlular ittifakının merkezî figürüydü. 

Bu arada tasfiyeye uğrayan İslamî Sol kadrolar, nadas dönemlerini verimli geçirmiş, İslam Devrimi serüvenine dair ciddi bir entelektüel-siyasal sorgulama başlatmışlardı. Sonuçta kendilerine Reformcu demeye başlamaları, tedrici, iknaya dayanan bir yolu tercih ettiklerinin de göstergesidir. “İslamî demokrasi” kavramı etrafında daha çoğulcu bir duruşa yönelen Reformcular, iktisadi konularda da piyasa ekonomisi tezlerine yakınlaşmışlardı. Kadınlar, gençler ve azınlıklar arasında yaşanılan sıkıntı ve sorgulamalar da Reformcu hattın popülerleşmesini kolaylaştıran unsurlar olacaktı. 

Toplum artık değişim istiyordu. 1970’lerin ve 1990’ların siyaseten popüler kavramlarını karşılaştırmak değişime dair bir fikir verebilir: 1970’lerde emperyalizm, ezilenler (mustazefen), şehitlik, Batı zehirlenmesi (garbzedegi), devrim, cihat kavramları popülerdi. 

90’lardaysa, demokrasi, çoğulculuk, modernlik, özgürlük, eşitlik, sivil toplum (cemmi-medeni), insan hakları, siyasal katılım ve yurttaşlık (Farsça yeni yaratılan karşılığıyla şehr-vendi) kavramları öne çıktı.

Reformcu aday Muhammed Hatemi, bu koşullarda girdiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden büyük bir zaferle çıkacaktı. İran halkı, siyasetçiden çok filozof gibi görünen Hatemi’de değişim umudu görünce sandıklara hücum etti. Katılımın yüzde 88’lere yükseldiği seçimlerde Hatemi %70 oy almayı başardı. Bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katılımın %50’lerde kaldığını anımsamak önemli olabilir. Kadınlar ve gençler, seçimlerde Hatemi’ye büyük bir destek vereceklerdi. 

Hatemi, 1997-2005 arası İran’da Cumhurbaşkanlığı’nı üstlendi. Toplumda ciddi bir rahatlama yarattı. Fakat rejimde ciddi dönüşüm yaratma vaatlerini yerine getiremedi. Seçilmişlerin atanmışlar karşısında güçlendirilmesi yolundaki çabaları başarısız kaldı.

Muhafazakârlar 2001’den itibaren toparlanıp hücuma geçtiler. 2005’te Hamaney için bile fazla radikal olan Ahmedinejad, Cumhurbaşkanı seçildi. Seçilmesinin sırrı ikinci turda karşısına çıkan Rafsancani’ye karşı yoksullara popülist vaatler vermesiydi. İran’da iktisadi popülizmin hafife alınmaması gereken bir damarı var. Ahmedinejad dönemi (2005-2013) İran için ciddi bir fetret devrine dönüştü. 

2009’da Reformcular, Ahmedinejad’ı yenmek için popülizm kartını maharetle oynamaları gerektiğini biliyorlardı. Devrimin başarılı başbakanı Mir Hüyesin Musavi etrafında kenetlendiler. Musavi, yoksullara da hitap edebilen, ama orta sınıfların reform kaygılarını da karşılayabilecek bir isimdi. 2009 seçimlerinde Ahmedinejad’ın yeniden kazanması ancak hileyle mümkün olabilirdi. Muhafazakârların oy tabanı 15-17 milyonken Ahmedinejad 25 milyon oy alarak seçimleri kazandı! Seçimlerden sonra Musavi ve diğer önemli Reformcu isim Mehdi Kerrubi ev hapsine konuldular. Halen ev hapsindeler. Hatemi’ye yurtdışı yasağı getirildi ve kamusal alanda görünürlüğü engellendi.

2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerimden sonra milyonlar çalınan oyları için sokaklara döküldüler. Devrimden sonra gözlenen en kitlesel gösterilerdi bunlar. Sokağa çıkanlar iç savaş benzeri süreçler istemiyorlardı. İran’da Reformcuların ortak paydalarından birisi, mevcut kurumsal yapılar içerisinde değişim arzulamalarıdır. Rejim ise kanlı yüzünü gösterdi ve değişim taleplerini sertlikle bastırmaya hazır olduğunu net biçimde ortaya koydu.

Fakat Rejimin çok ciddi bir meşruiyet sorunu vardı. Ahmedinejad tipi bir lider, ülkenin uluslararası siyaset alanında sıkışmasına, manevra alanının daralmasına yol açtı. Ahmedinejad, petrol gelirlerinin azaldığı bir dönemde izlediği popülist politikalarla ekonomiyi de çıkmaza sokmuştu. 

Bu koşullarda girilen 2013 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rejimin içinden gelen, Reformculara göre ılımlı, Hamaney ve çevresine göreyse denetlenebilir, “devlet/devrim terbiyesine sahip” Hasan Ruhani’nin seçimleri kazanması çok büyük sürpriz değildi. Hamaney, Ruhani sayesinde uluslararası alandaki sıkışmışlığın bir nebze aşılabileceğini, Rejimin seçimler yoluyla elde ettiği meşruiyetin arttırılabileceğini, Ruhani’nin ekonomiyi toparlayabileceğini, ama kritik siyasi meselelerde denetim altına alınabileceğini hesaplamıştı. 

Reformcular ise Ruhani sayesinde tedrici olarak yeniden oyuna dönebileceklerini düşünüyorlardı. 2009’dan beri ev hapsinde tutulan Musavi ve Kerrubi’nin özgürlükleri de önemliydi. Ruhani, ilk döneminde bu yönde vaatlerde bulunduğu halde iki önemli ismin serbest kalmalarını sağlayamadı. Ruhani, iki kesimin de ihtiyaç duyabilecekleri ama tam anlamıyla güvenemeyecekleri bir isimdi. Belki de gücü buradan geliyordu. 

Ruhani’nin stratejisiyse, “önce ekonomi” vurgusu üzerinden Batı’yla ilişkileri bir nebze rahatlatmaktı. Ülke ekonomisinin dışa açılması, içeride ve dışarıda bir dizi aktörün Ruhani’ye destek olmalarını kolaylaştırabilirdi. 

Ruhani, 2013’te Cumhurbaşkanı seçildiğinde, ilk turda oyların %51’ini almıştı ve Meclis hâlaâ muhafazakârların denetimi altındaydı. Bu koşullarda hassas siyasi meselelere girmeden ekonomiye odaklandı. İran’ın nükleer programı yüzünden iktisadi yaptırımların hedefinde olması, Ruhani’nin nükleer anlaşma kartını başarıyla oynamasını getirdi. Her kesimin böyle bir anlaşmaya dair beklentileri vardı. Sermaye sahipleri Batı’ya iktisaden açılmanın kolaylaşacağına inandılar. Orta sınıflar, kadınlar gençler, Batı’ya doğru bir nebze eksen kaymasının özgürlüklerini genişleteceğine inandılar. Yoksullar ise, yaptırımlar kalkınca ceplerine daha çok nakit gireceğine inandılar. Ruhani bu beklentileri çok iyi yönetti. 

Tam da bu nedenlerle İran ve BM’nin 5 daimi ülkesi artı Almanya ile 2015’te yapılan nükleer anlaşma, sadece teknik bir anlaşma olarak görülmemeli. Anlaşmanın ardından sokaklara akarak dans eden Tahranlılar, Batı’yla normalleşme yaşanabileceği umudunu yansıtıyorlardı. İran dış politikada çok sıkıştığı ve ekonomi de kötüye gittiği için Hamaney, toplumun devrim ideallerinden daha da uzaklaşmasından korktu ve Ruhani’ye fazla itiraz edemedi.

Ruhani bu beklentileri iyi kullanıp 2016’daki çifte seçimlerde önemli kazanımlar elde etmeyi başardı. Seçimlerde yarışmak için başvuran 3000 Reformcudan sadece 30’u Koruyucular Konseyi’nin vetosundan kaçabildiler. Humeyni’nin oğlu Hasan Humeyni de veto edilecekti! Bu durumda Reformcular, ya Ruhani’nin merkezci ve ılımlı unsurlardan oluşan ittifakına destek verecek ya da seçimleri boykot edeceklerdi. Birinci seçeneği tercih ettiler. 

İran’da seçmenler için en büyük meselelerden birisi kimlerin gerçekten Reformcu veya Ilımlı olduğunu anlayabilmektir. Bu defa sosyal medyayı çok iyi kullanarak, hangi seçim bölgesinde kimlerin makul adaylar oldukları çok iyi anlatıldı. Hatemi’nin, sosyal medyada paylaşılan videolarıyla, Umut Listesi adı verilen ittifak listesi için oy istemesi çok etkili oldu. Liste Tahran’daki 30 milletvekilinin tamamını kazandı. Umut Listesi seçimlerden de birinci sırada çıktı ve 290 sandalyenin 125’ini kazandı. Rakip İlkeliler Listesi 82’te kaldı. İran’da bağımsızlar da önemli bir ağırlığa sahipler. 79 kişi de bağımsız olarak seçildi. Bunların çoğunluğu da Ruhani yanlısı olduğu için Ilımlı-Merkezci-Reformcu ittifakın Meclis’te çoğunluğu ele geçirdiği söylenebilir.

Uzmanlar Heyeti seçimleri de çok önemliydi. Hamaney öldüğünde veya iş göremez hale geldiğinde bir sonraki Ruhani Önderi seçmesi gereken Uzmanlar Heyeti, 8 yılda bir halkoyuyla seçilen 86 molladan oluşuyor. Ilımlı-Merkezci-Reformcu ittifak bu kilit seçimde de önemli bir güç elde etti. Böylece yeni Ruhani Önderin daha ılımlı bir isim olmasının önü açılmış oldu. En azından köktenci bir ismin seçilmesi çok zor hale gelmiş oldu. Ruhani Önder’in devlet üzerindeki muazzam siyasal yetkileri anımsandığında, böyle bir değişimin yukarıdan aşağıya domino etkileri yaratması da muhtemeldir.

Ruhani’nin Nükleer Anlaşma üzerinden yarattığı beklentiler, özellikle yoksul ve kırsal kesim için karşılanabilmiş değildi. Tam da bu nedenlerle 19 Mayıs 2017’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde rakiplerinin Ahmedinejad tarzı bir popülizme meyledecekleri çok açıktı. Muhafazakâr adaylar, fakirlere elden nakit yardımı vaatlerini abarttılar, Ruhani’nin tuzu kuru “%4’ün” çıkarlarını savunduğunu iddia ettiler ve yolsuzluk iddialarıyla seçmenleri etkilemeye çalıştılar.

Ruhani’nin en güçlü rakibi, Devletluların tipik temsilcisi olan İbrahim Reisi, Hamaney’in de gözdesiydi. 1988’de 4000 siyasi mahkûmun ortadan kaldırılmasından sorumlu görünen “Ölüm Komitesi” olarak bilinen ekibin içindeydi. Bu acımasız tasfiyeler nedeniyle Humeyni bile ona cephe almıştı. Muhafazakârların böyle bir adayla ortaya çıkabilmeleri bir yandan gerçeklerden kopmuş olduklarını diğer yandan da oldukça gözü kara olabileceklerini gösteriyor. 

Kısaca Muhafazakârlar ne istiyorlar diye bir özet çabasına girersek şunları söyleyebiliriz:
İran’ın devlet-güdümlü ekonomisinin kontrolünü sürdürmek istiyorlar. Dindar yöneticileri teknokratlara tercih ediyorlar. Küreselleşmeye alerjileri var. Batı’ya ve özellikle ABD’ye karşı Rusya ve Çin’le ittifak fikrine yakınlar. İran dışındaki Şii unsurlarla çok yakın ilişkiler sürdürmeyi savunuyor, Suriye’de Esad’ı Lübnan’da Hizbullah’ı net biçimde destekliyorlar. Kültürel açıklığa karşı sert bir duruşları var.

Ruhani destekçilerine baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Bu kesim daha açık bir toplumdan yana. Devletin ehliyet sahibi teknokratlarca yönetilmesini, ahbap çavuş kapitalizminin sona ermesini istiyorlar. Ülkeye direkt yabancı sermaye yatırımları gelmesini savunuyorlar. İran dışındaki Şiilerle karşılıklı saygıya dayalı bir ilişkiyi destekliyorlar. Kadınlar ve dışlanan dinî ve etnik azınlıklar için daha fazla eşitlik ve özgürlük istiyorlar. Popülist baskılarla yoksullara direkt nakit yardımı gibi önerilere karşı çıkıyorlar...

Seçime günler kala, muhafazakâr yayın organları, Reisi’nin yoksulların ve kırsal kesimlerin gönüllerini fethettiğini, seçimi kazanmak üzere olduğunu yazmaya başladılar. Bunun iki beklenmedik etkisi oldu: Ruhani, daha da radikalleşerek muhafazakârları hedef almaya başladı. Bu radikalleşme, Reformcuların kendisine sahip çıkmak için gönülsüz de olsa sandığa gitmelerini kolaylaştırdı. Ruhani, Reisi’nin karanlık geçmişini de gündeme taşıdı. “Bana daha büyük güç verirseniz, Musavi ve Kerrubi’yi ev hapsinden çıkarabilirim” demeyi de unutmadı. İkinci etki de oy verme kararlılığını arttırması oldu. Seçimlere katılım %74 olarak gerçekleşti. Ruhani, ilk turda 24 milyon seçmenin oylarıyla, %57’yle seçilmeyi başardı. Rakibi, muhafazakârların maksimum tabanı olarak görülen 16 milyon oyda (%38) kaldı.

Ruhani’yi destekleyen ittifakın belki de en büyük başarısı, yerel seçimlerde ezici bir zafer elde etmeleridir. 1999’da yürürlüğe giren bu sistemde seçmenler, yerel yönetim konseylerine üye seçiyorlar. Bu üyeler de kendi aralarından yerel yönetimi belirliyor. Tahran’daki bütün konsey üyelerini Ruhani destekçileri kazandı. Daha da şaşırtıcı olan muhafazakâr Meşhed dahil en büyük altı vilayetin de kazanılmasıydı. Meşhed, Hamaney ve Reisi’nin memleketiydi. 2013’de muhafazakârların kontrolünde olan kent konsey üyeliklerinin, Ruhani destekçilerince kazanılması çok önemli bir zaferdir. Ülkede seçimle gelinen tüm alanların muhafazakârların denetiminden sökülüp alındıklarını göstermektedir.

Ruhani’nin bundan sonra işi daha zor olabilir. Yoksulları, daha fazla özgürlük bekleyen Reformcuları, kadınları, gençleri, azınlıkları tatmin etmek zorunda. Bu adımların bir kısmı Hamaney şahsında devleti elinde tutan muhafazakârları rahatsız edecektir. Ruhani ve Devrim Muhafızları arasındaki ilişkilerin sıcak olmadığını herkes biliyor. Devrim Muhafızları, “devrimden sapma” olarak gördükleri bir durumda Ruhani’ye darbe dâhil baskı yapabilirler.

Ruhani aslında iktisadi alanda ciddi başarılara imza attı. Ahmedinejad’ın izlediği popülist siyasetler yoksullarda gerçekçi olmayan beklentiler yaratmış durumda. Ruhani nakit petrol gelirlerini halka dağıtarak kısa vadeli illüzyonlar yaratmaktan imtina ediyor. Enflasyonu %35’lerden %8’lere düşürmeyi, ülkeyi yeniden büyüme rotasına oturtmayı başardı. İşsizlik rakamları Türkiye’yi andırıyor. Genel işsizlik %10-12 arasında seyrederken, 15-24 yaş arası genç işsizliği %26-29 arasında dolaşıyor. Gençlerin iktisadi sorunları, özgürlüklerinin artmadığı algısıyla birleşirse ciddi sıkıntılar oluşabilir.

Ruhani, özgürlük ve eşitlik meselelerinde cesur davranmazsa, destekçileri yeniden ciddi bir siyasi ilgisizliğe kapılıp onu terk edebilirler. Bu durumda muhafazakârlar, seçimle belirlenen alanları yeniden fethetmeye yönelecektir. Tam da bu nedenlerle Ruhani’nin somut kazanımlar elde etmesi gerekiyor. Aksi takdirde İran’da reform yoluyla siyasal değişim imkânı bir kez daha heba olur. Bunun yol açacağı türbülanslar sadece İran’ı değil, tüm bölgeyi, hatta tüm dünyayı istikrarsızlaştıracak etkiler yaratabilir…