Anasayfa > Haftalık Yazılar > Türk İşi Kuvvetler Ayrımı

Türk İşi Kuvvetler Ayrımı

Murat Belge

03 Temmuz 2017

Türkiye’nin “Batılılaşma” sürecinin çok eski bir tarihi var, çünkü Türkiye Batı ile maddeten en erken karşılaşan birkaç toplumdan biri. Ve başından beri, bu yolda adım atmanın ilk örneklerinden beri, buna karşı çıkan bir cephe var. Uzun vadeli perspektifler içinde baktığımızda (yani bireysel olayların bireysel özelliklerinin kaybolduğu durumlarda) Patrona İsyanı dediğimiz olayı bir örnek olarak alabiliriz. Kabakçı Mustafa İsyanı’nı ikinci bir örnek sayabiliriz.

Hemen bazı açıklamalar gerekiyor: bir kere, adı “Batılılaşma” olan bir şey yoktu. Proje toplumun değil, devletin projesiydi ve devlet projesini toplumla konuşmamış, danışmamıştı. Devletin içinde bunu doğru bulan vardı ama yanlış bulanların (ve bu yolda gidilirse kendi iktidarlarını kaybetmekten korkanların) sayısı ve ağırlığı daha fazlaydı. Dolayısıyla anılan o iki isyan başarılı oldu ve “Batılılaşma” durdu. O tarihlerin entelektüel atmosferinde “Batılılaşma” ancak “Gâvurlaşma” olarak anlaşılabilirdi. Öyle de anlaşıldı. Onun için muhafazakâr güçler kazandı. Bu güçlerin silâhı, kullandıkları araç da yoksul halktı. İsyanları adlarıyla andığımız Patrona Halil ya da Kabakçı Mustafa o güçlerin manipüle etmeyi başardığı “popülist önderler”di. Kukla oldukları başarılı oldukları zaman anlaşıldı. Bir dünya görüşleri yoktu, bir projeleri yoktu. Kazandıkları gibi silindiler.

II. Mahmud dengeyi değiştirmeyi başardı: Vaka-i Hayriye (1826) ile Türkiye “modern” tarihine girdi. Bundan sonra Patrona-Kabakçı dizisinin yeni başarıları görülmedi. 31 Mart gibi olaylarda bu cenahın kazanımları çok kısa-ömürlü oldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Menemen gibi olaylar da bir plana programa dayanmayan, mevziî ve gözü kara çıkışlardan ileri geçmediler.

Geçmemeleri, toplumun durumundan hoşnut olduğu anlamına geliyor mu? Yani, diyelim “harf inkılâbı” oluyor ve halk bu vesileyle sevince mi kapılıyordu? “Batılılaşma” denen şeyin gelip hayatın merkezine oturması halkı mutlu ediyor muydu?

Hayır. Yeni, kurulan “Cumhuriyet Devleti” baskıcı bir devletti; fiziksel güç olarak omurgasını oluşturan güç Ordu’ydu. Rejimin savunmacısı “aydın”lar sayıca çok az, ayrıca toplumdan ciddi bir şekilde kopuk insanlardı. Onun için etkili olan “Devletin İdeolojik Aygıtları” değil, “Baskı Aygıtları”ydı.

Toplum ise sürekli savaşlardan bitap düşmüştü. Ama savaş olmasa da Osmanlı’nın hızlanan çöküşü herkesi etkiliyordu. Yeni rejimden hoşnut olan bir azınlık zaten orada, işbaşındaydı. Geri kalanların çoğunun zaten ne olduğuna dair açık seçik bir düşüncesi yoktu. Bir öğretiye dayalı bir muhalefeti olanların da siyasi bir hareket başlatacak fiziksel veya entelektüel gücü ve aynı zamanda takatı yoktu.

“Serbest Fırka” gibi olaylar, bu sessiz ve kıpırtısız kitlenin hangi ışığı gördüğünde oraya yönelecek enerjiyi ürettiğini gösterir.

Böyle yıllar geçti. Ancak, rejimi kuranlar, farkında olmadan rejime muhalif olanlara neye başvururlarsa, nasıl bir yöntem uygularlarsa başarılı olacaklarını da göstermişlerdi: popülizm.
Onun içindir ki DP-AP-ANAP çizgisi hep bu “popülist” özü korudu ve hep başarılı oldu. Belki “öz” demek yanlış; daha çok “kılık” ya da “eda” denebilecek bir şeydi bu. Adnan Menderes ya da Turgut Özal “halkımız”ın yaşadığı gibi yaşamıyordu; ama halkla çok şey paylaştığına halkı ikna edebiliyordu. Burada başlıca yardımcısı, “iktidar” denince akla gelen CHP idi. Bülent Ecevit CHP’den gelen ilk ve tek popülist önder olmayı başardı; onun için de Ecevit’li CHP iktidara yaklaştı.

Durmadan seçim kazanarak hükümet olan ama bir türlü iktidar olmayan popülist çizgi ve hiçbir seçim kazanamayan, dolayısıyla hükümet olamayan, ama asıl iktidarı da elinden bırakmayan elitist çizgi. Laurel-Hardy, Edi ile Büdü, Hacivat-Karagöz v.b. birbirini tamamlayan çiftler vardır. Bizdeki çift de buydu: “Zıt Kardeşler”. İsterseniz biz buna "Türk işi kuvvetler ayrımı" da diyebiliriz.

İyi de, bir yandan da hayat yaşanıyor. Hayat, yalnız burada değil, bütün dünyada, Batı’da olanlara göre biçimleniyor. Bütün dünyada, Batı’ya cephe alan muhafazakârların başarıları, Batı’ya aynı zamanda cevaz verme derecelerine göre değişiyor. Örneğin, burada bir dönemde, rejimin “yobaz” diye sınıfladıkları arasında, “Radyo kullanmayın! Radyonun içinde şeytan var” diyenler vardı. Bu, topyekûn bir Batı reddiyesiydi ve radyonun da bir Batı icadı olduğu belliydi. Ama radyonun o yıllarda dayanılmaz bir çekimi vardı ve “Radyo kullanmayın” diyenlerin bir yere varması düşünülemezdi.

Dolayısıyla, modern koşulları kendine göre eğip büken ve öyle yaşayan “muhafazakâr” çizgiler başarılı oldu. Başka bir deyişle, “modernleşmiş muhafazakârlık” prim yapabiliyordu.

Buna bağlı nedenlerle, yetmişlerde iktidar ortağı olan MSP’nin milletvekillerinin çoğu mühendisti ve bir kısmı üniversiteyi Amerika’da okumuştu.

Bir toplumda yenilik ve gelenek-görenek, biri siyah, öbürü beyaz, öyle durmazlar. Sürekli bir karışım vardır. Varolan yapı, tanımı gereği, yeni geleni kendine benzetir, ama benzetirken kendisi de değişir.

Türkiye de yıllardır bu süreci yaşıyor. “Zıt Kardeşler”in arasında tahmin ettiğimizden çok daha fazla ortak şey var.

Şimdi “büyük reis” ve AKP’nin onun çevresinde kenetlenmeye kararlı kesimi bu paylaşımı, bu ortaklaşmayı kesin biçimde kesmek üzere davranıyorlar. Bunu uzun vadeli olarak başaracaklarını düşünmüyorum, ama bu inatlarıyla kısa vadede çok ağır toplumsal tahribata yol açabilirler.

Şimdi, hep bildiğimiz bu süreci yeniden özetlemekle varmaya çalıştığım soruyu sorayım.

Bunca yıldır böyle bir mecrada akan bir hayat ve yaşadıkça melezleşen bir toplumda, bugünün bu kutuplaşması neden ve nasıl ortaya çıktı? Kimilerine göre bunun cevabı İslâmcılık.

Evet, bu süreçte din etkeninin önemli bir yeri olmalı. Bu ayrıca yalnız buraya özgü bir şey değil. Siyasi İslâm, radikal İslâm v.b. çok yerde çok etkin. Bunun oynadığı bir rol mutlaka vardır.

Türkiye’nin geçmişi de öyle bir cevabı destekliyor (zaten o cevabı verenler ya “Zıt Kardeşler”in o tarafında olanlar ya da onların etkisinde olanlar): “Cumhuriyet”, şu bu, ama bunca yıldır bu topluma seküler bir etik kazandırmamış bir geçmişten geliyoruz. Seküler bir etik, gerçekten seküler bir kültür de yok.

Bunlar geçerli olmakla birlikte ben olaya toplumsal bilimin “birincil” ve ikincil” etkenler analizi çerçevesinde baktığımda, uzun zamandır adını söylemeyi dahi unuttuğumuz sınıf sorununun, AKP’nin başarısında olduğu kadar bugünkü siyasî tavır alışlarında da ciddi bir payı olduğunu düşünüyorum. İdeoloji hiçbir zaman ihmal edilmeye gelmez. Ancak bugün önemli bir kitleyi AKP yörüngesinde harekete geçiren ideolojinin de bir hayli karma, bir hayli melez bir ideoloji olduğu kanısındayım.

Ne var ki, bu “karma”nın içine demokrasi karışamamış.