Anasayfa > Haftalık Yazılar > Nabokov ve Lolita

Nabokov ve Lolita

Barış Özkul

08 Temmuz 2017

2 Temmuz, Nabokov’un kırkıncı ölüm yıldönümüydü. Bugün artık bir Nabokov endüstrisi var: Lolita bir roman kahramanı olmaktan çok bir popüler kültür ikonu. Nasıl ki Frankenstein dendiğinde çok az kişinin aklına Mary Shelley ve İngiliz Romantikleri geliyorsa, Lolita da Nabokov’dan bağımsız bir varlığa, bir dirimselliğe sahip. Nabokov, Kubrick’in Lolita filmini (1962) gördükten sonra olacakların bir kısmını tahmin etmişti; filmi ortalama bir Amerikalı şairin Rimbaud veya Pasternak çevirisi kadar başarılı bulmuştu.

Nabokov’un Lolita’sını farklı kılan neydi peki? Bir pedofilin öyküsünü anlatmak, on iki yaşındaki çocuğun uğradığı istismarı romanlaştırmak ne Lolita'nın yazıldığı ‘50’lerde ne de günümüzde kolay bir iştir. Birçok yazarın gözü böyle konuları kesmez. Nitekim roman yayımlandıktan hemen sonra Nabokov’a da pornografik ve ahlaksız olma eleştirisi yöneltilmişti. Ama bu, haklılık payı taşıyan bir eleştiri değil. Lolita ancak yüzeysel bir okumayla böyle anlaşılabilir.

Lolita'nın pedofil karakteri Humbert Humbert kendi sapkınlığının temellerini edebiyatta ve sanatta ararken birden fazla gerçeklik (sanatsal-psikolojik vd.) düzlemi üzerinden okuru/jüriyi “istismar” etmeye çalışır ve bu sonuçta oldukça karmaşık bir klinik anlatı meydana getirir.

Metne daha yakından bakalım. On iki yaşındaki Dolores Haze (Lolita), pedofil Humbert Humbert’in sapkın fantezilerinin hedefidir ve ona Annabel adındaki kayıp çocukluk aşkını anımsatır:

 “On üçüncü yaşgünümün öncesinde (Annabel’i tanımadan önce yani) cinsel konular üzerine hatırladıklarım şunlardan ileriye gitmiyordu…” (…) “Bu satırların yazarı gibi Annabel’in de soyu oldukça karışıktı; anne babası yarı İngiliz yarı Hollandalıydı. Bugün yüzünün çizgilerini, Lolita’yı tanımadan birkaç yıl öncesi hatırladığımdan çok daha az hatırlıyorum.” (…) “Öyleyse bırakın da Annabel’i tanımlarken benden birkaç ay küçük, güzel bir kız çocuğu olduğunu söylemekle yetineyim…”

Dolayısıyla Humbert Humbert kendi çocukluk fantezilerine hapsolmuştur ve psişik bir kertede Lolita’yı Annabel ile özdeşleştirmektedir. Hayatının bu mutsuz dönemine tekrar tekrar dönmek isteyen Humbert Humbert’in gözünde Lolita, yıkıcı bir saplantı halini alır ve Annabel’in bir ikamesine dönüşür.

Annabel aynı zamanda Edgar Allen Poe’nun Annabel Lee’sine bir göndermedir. Poe’nun Annabel Lee’si romanda Humbert Humbert’in kriminal cinsel eylemine estetik bir temel kazandıran bir strateji olarak yer alır. Annabel, Humbert Humbert’in okuru içine çekmek istediği girdapta -ki orada psişik ve sanatsal iç içe geçecektir- bir ilk aşamadır.

Şimdi bu iki düzlemin -psişik ve sanatsal- romanda nasıl iç içe geçtiğine bakalım.

Humbert Humbert yıllarca psikiyatri kliniklerinde bulunduktan ve psikiyatri doktorası peşinde koştuktan sonra İngiliz edebiyatına yönelmiştir. Psikiyatriden edebiyata uzanan kişisel tarihçesi bir negatif süreklilik bilançosudur: Psikiyatrik desteği reddetmesi kendi benliğini edebiyat aracılığıyla tanıma kararı vermesiyle örtüşmektedir (bir sapığın psikiyatriden edebiyata yönelerek gerçeğe yaklaşma anı) ve bu karar sayesinde şaşmaz bir savunma mekanizması edinecektir.

Romanın yapısı, stilistik planı Humbert Humbert’in savunma mekanizmasının yaşamsal bir boyutudur: Humbert Humbert kendi anlatısını bir itirafname şeklinde düzenler ve günlük şeklinde sunar: Yargılanmayı beklerken okurla yakınlık kurmaya çalışır. Okur aynı zamanda jüridir ve kişisel bir metni, bir günlüğü yargılamaktadır. Günlük okurla yazar arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran “dolaysız” bir edebi tür olduğu için Humbert Humbert açısından biçilmiş kaftandır. Çocuk istismarından okur istismarına uzanan Humbert Humbert'in karşısında okurun savunmasız kalması an meselesidir.

Humbert Humbert’in repertuvarında Vergilius’tan Dante’ye, Balzac’tan Dostoyevski ve Joyce’a elliden fazla yazar yer alır. Edebiyatçılara göndermede bulunup suçunu estetik bir söylem içine yerleştirdiğinde kendini aklayabileceğini düşünür Humbert Humbert. Zaten Lolita da onun gözünde öncelikle bir “su perisidir” (nymphet), yani şairlerin ezeli ilham kaynağıdır.

Humbert Humbert’in olur olmaz Fransızca kelimeler kullanması da aynı çerçevede düşünülebilir. Saplantılı bir şekilde sürekli Fransızca alıntılar yapması ve edebi göndermelerde bulunması kendi sapkın benliğini yabancı bir dilin gerçekliğine sığınarak gizleme çabasıdır. Esas anlatısını bu şekilde kesintiye uğratarak okurun dikkatini dağıtır; okur lüzumsuz ve “yapay” göndermeler arasından tutarlı bir anlatı kurmaya çalışırken gerçek hikâye geri planda kalır.

***

Yazının başında Lolita’da birden fazla gerçeklik düzleminin olduğunu belirtmiştim. Lolita’da toplumsal-psişik ve sanatsal düzlemleri birbirinden bağımsız, müstakil alanlar olarak değil bir labirentin iç içe geçmiş, bütünleyici parçaları olarak ele almak gerekir. Kubrick’in filminde Humbert Humbert ve Lolita’nın birlikte kaldıkları otel odasının numarası 1776’dır. Bu aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilan edildiği tarihtir (ve Amerika’nın kendinden menkul bireysel özgürlük anlayışına yönelik eleştirel bir göndermedir). Lolita’da en az üç farklı gerçeklik düzlemini (toplumsal-sanatsal-psişik) iç içe geçiren bu tür ayrıntılardan bol miktarda var. Ama ayrıntıları aşan daha genel-kuşatıcı bir tekrar mekanizması da yürürlükte ve bu mekanizma romanın görünürdeki “gerçekliğini” derinleştirici bir etkiye sahip.

Humbert Humbert’in Lolita’yı çocukluk aşkı Annabel’in bir tekrarı-ikamesi olarak aldığını görmüştük. Humbert Humbert’in kendi adı da bir kelimenin tekrarından oluşuyor. Bunun dışında, roman aynalarla dolu ve aynanın yansıtıcı/tekrarlayıcı işlevi malumdur. Humbert Humbert’in günlüğünden de söz etmiştik: günlük de öz-gönderimsel, insana kendi benliğini tekrarlatan bir yazınsal türdür.

Tekrarlama faslıyla devam edelim. Humbert Humbert, Lolita’yla ilk karşılaşmasını şöyle anlatıyor: 

“Göğsünün çevresine bağladığı puantiyeli mendil o ölümsüz günde okşadığım çocuk göğüslerini ihtiyar orangutan bakışlarından gizlese de daima genç belleğimin bakışlarından saklayamıyordu” (s. 46)

Anlatımda bir hayvan imgesine (orangutan) başvurması Humbert Humbert’i pedofiliye iten grotesk niteliklerin bir aktarımı olarak alınabileceği gibi orangutan/maymun insanın ortak atası olduğuna göre tekrarlama ilişkisinin bu bağlamda da yürürlükte olduğunu söyleyebiliriz. Humbert Humbert’in birkaç yerde kendini tanımlarken Fransızca “manqué” kelimesini kullanması da bu ilişkiyi pekiştiriyor (“manqué” yarım bir telaffuzla “monkey” sesini verir).

Peki böylece sürüp giden tekrarlama faslı neyi gösteriyor? Humbert Humbert şizofrenik bir kişilik bölünmesi yaşadığı için somut gerçekliğin yerine kurmaca-hayalî bir gerçekliği (“çiftler”i, tekrarı, taklidi, kopyayı) koyarak mı teselli bulmaktadır? Şizofrenik eğilimlerini sanatsal yaratıcılığıyla mı dengelemektedir? Bu sorular ve verilebilecek olası cevaplar romanın epistemolojik zeminini oluşturuyor.

Lolita’nın sonunda Humbert Humbert, Lolita’ya sarkıntılık ettiği için Clare Quilty adlı rakip sapığı öldürüyor. Clare Quilty (Türkçesiyle “açık suçlu”) Humbert Humbert’in alter egosu olabilir mi? Bu açıklama 1940’lar ve 50’lerde özellikle ABD’deki psikiyatri çevrelerinde moda olan “çoklu kişilik bozukluğu” teşhisine uygun düşüyor ama zaten romanda ve Kubrick’in filminde daha başka “ipuçları” da mevcut.

Clare Quilty bir alkolik. Alkole bağlı konuşma bozuklukları yaşıyor. İçtiğinde başka bir dünyanın diliyle konuşuyor. Alkolün mevcut gerçekliğe alternatif (meşru) bir başka gerçeklik düzlemi sunduğu ve bu yoldan teselli ettiği bilinir. Ama Clare Quilty gibi karakterler sözkonusu olduğunda alkolizmin sağaltıcı işlevi değil yanıltıcı-gizleyici işlevi ağır basabilir. Clare Quilty de alkole sığınarak kendine sahte bir gerçeklik ve kişilik inşa ediyor; böylece Clare Quilty, Humbert Humbert’in ta kendisi oluyor.

Kubrick’in filminde Clare Quilty ile Humbert Humbert pin-pon oynuyorlar. Bu da epey sembolik: Gene bir kurmaca gerçekliğin (oyun) sınırları içinde debelenirken tek bir nesneye (Lolita) odaklanarak ona zarar veren iki aynı karakter.

Quilty, Humbert Humbert’in onu öldüreceğini anlayınca piyanonun başına geçip bir Rachmaninoff parodisi çalmaya başlıyor. Gene bir gerçekten kaçma çabası; hayatı ciddiye almak yerine röprodüksiyonlarla, kopyalarla, yalanlarla teselli bulma girişimi…

Humbert Humbert, sonuçta Clare Quilty’yi (yani kendini) affetmeyip silahını ateşliyor ve nihai bir öz-yıkım sahnesine tanıklık ediyoruz. Bu arada mermilerden biri duvarda asılı olan Thomas Gainsborough resmine isabet ediyor. Gainsborough 18. yüzyılda oldukça genç sayılabilecek yaşta kadınların portrelerini yaparak ünlenmiş bir İngiliz ressamıydı. Dolayısıyla Humbert Humbert mermiyi bir Gainsborough portresine isabet ettirerek bir yandan kendi sapkın alter egosunu öldürürken diğer yandan sapkınlığının sanatsal temellerini ve ona can suyu olan kopyalama/sahteleştirme/tekrarlama saplantısını yok ediyor. 

Tabii bu arada olan gene Gainsborough portresindeki genç kadına oluyor.


* Yazıdaki bütün alıntılar için bkz. Vladimir Nabokov, Lolita, çev. Fatih Özgüven, İletişim, 19. baskı, 2017.