Anasayfa > Haftalık Yazılar > Dunkirk Muharebesi ve Filmi

Dunkirk Muharebesi ve Filmi

Barış Özkul

23 Temmuz 2017

The Times’ın 9 Temmuz tarihli pazar ekinde Dunkirk (1940) muharebesinin filmine bir tam sayfa ayrılmıştı. Muharebeye katılan İngiliz askerleri arasında hâlen sağ olan Alfred Smith, filmin prömiyerine katıldıktan sonra 77 yıl önce Fransa’nın kuzeyinde yaşadığı “dehşeti” anlatıyordu: Dunkirk açıklarına güç bela yanaşan İngiliz muhribine kadar yüzüp soluğu Dover’da almıştı. Almanların hava bombardımanı sırasında kaybettiğini düşündüğü bir arkadaşıyla İngiltere’de karşılaşmışlardı vs. 

Birkaç gün sonra Guardian’da, peşinden New York Times’ta filmi anlatan yazılar çıktı. Derken film Türkiye’de de gösterime girdi.

İngilizlerin kendilerine has özellikleri büyük ölçüde Avrupa’nın ortasında kurulu bir Ada ülkesi olmalarından kaynaklanır. Demokrasiyle sorunlarını epey erken tarihlerde (17. yüzyılda) parlamenter uzlaşı yoluyla çözdükleri için Kıta Avrupası’nda yaşanan kanlı süreçlerden uzak kalmışlardır (Britanya tarihinin anaakımını Thomas Paine değil Edmund Burke temsil eder.) Bir ada ülkesi oldukları için hiçbir zaman büyük bir kara ordusu bulundurma ihtiyacı duymadıklarından, siyasî kültürleri de militarist temellerde örgütlenmemiştir.

İngiliz sinemasının bu şartlarda yakın tarihten bir askerî kahramanlık destanı bulup çıkartması güçtür (Waterloo’nun üzerinden iki yüz yıl geçti). Galiba bu güçlükten ötürü, II. Dünya Savaşı’nın başında İngiliz askerlerinin kendilerini kovalayan Alman ordusunun elinden kurtulup Manş Denizi’nden anavatana kaçtıkları Dunkirk “tahliyesi” destanlaştırılmış. Türkiye’de (hele Yeni Türkiye’de) Balkanlar'ı terk ederek gerisingeri İstanbul’a dönen Osmanlı ordusunun destanı yazılsa kabaracak öfke duygularını düşünelim! 

Ama olay İngiltere’de geçtiği için öyle olmuyor. 350 bin kişilik bir orduyu en az zayiatla ülkeye döndürmenin bir kurmay zekâ örneği olabileceği biliniyor. 

Dunkirk’ün tam şu günlerde bir kahramanlık destanı olarak gündeme getirilmesinde Brexit’i çağrıştıran bir şeyler de var sanki: Ada’ya kaçıp kapanmak İngiliz milliyetçiliğinde tekrarlayan bir motiftir. Kaçışın yönü genellikle Fransa’dan İngiltere’ye doğrudur. İlk kuşak İngiliz romantiklerinin hemen hepsi Fransız Devrimi’ni yerinde izlemek için Avrupa’ya gidip Jakoben değil Jironden olmak gerektiğine karar vererek birkaç yıl içinde İngiltere’ye dönmüşlerdir. Jane Austen’ın Emma’sında Frank Churchill İngiltere’nin güneyinden (Fransa’ya yakın kısmından) çıkagelip geleneksel İngiliz taşrasındaki ilişkileri altüst etmiştir; düzenin yeniden kurulabilmesi için “Frank” etkisinden kurtulmak gerekmiştir. Daha yakın tarihli bir örnek olarak John Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını romanında Sarah Woodruff zihninde yarattığı hayalî Fransız teğmenin varlığına, kötü ve tehlikeli birisi olduğuna etrafındaki herkesi inandırır.

***

Dunkirk'te (film olanı) herhangi bir “birey” yok, yalnızca yığınlar var. Beyaz, erkek ve İngiliz askerler limandan tahliye edilirken kapana kısılıp kalan Fransız askerinin İngiliz gemilerine binmesi büyük bir dikkatle önleniyor. Üç İngiliz uçağının bir yığın Alman uçağıyla baş ettiğini, bir tanesinin büyük kahramanlıklar göstererek yakıtı bittiği halde manevralar yapmaya devam ettiğini görüyoruz; pilot uçağın göstergeleri bozulduğu için tahmini irtifayı tebeşirle hesaplıyor (Gerçekte Alman hava kuvvetleri savaşın o aşamasında oldukça etkiliydi ve İngiliz uçakları Dunkirk’e yardım götüremediği için İngiliz ordusu karada ve denizde ağır kayıplar vermişti). 

Shakespeare filmlerinin ünlü aktörü Kenneth Branagh, Dunkirk muharabesinde donanmanın başında. Branagh, İskoç askerlere babacanlık gösteriyor - içerideki “yapay” ayrılıklar hemen unutuluyor. Diğer taraftan irili ufaklı onlarca tekne İngiliz askerlerini kurtarmak için Manş’a koyuluyor. Bir tanesini yakın çekimde izliyoruz; teknenin dümenindeki ihtiyar İngiliz cefakâr bir vatansever ama “savaş disiplinine” sığmayacak laflar da edebiliyor: “Benim yaşımdaki adamların çıkardığı savaşlar yüzünden gençler ölüyor” yollu basmakalıp laflarla seyirciden sempati bekliyor. Kurtardığı askerlerden biri perişan vaziyette ve ihtiyardan Dunkirk’e gitmek yerine bir an önce İngiltere’ye dönmelerini istiyor. İhtiyar oralı olmuyor. Askerle itişiyorlar. Almanlar tarafından vurulup denize çakılan bir İngiliz uçağının pilotunun denizden kurtarılmasıyla zirveye ulaşıyoruz.

Dunkirk, İngilizlere özgü bir kahramanlık destanı. İngilizlere özgü çünkü tehlikeli bir durumdan kaçıp kurtulmuş olmakla övünmek pek çok millete ve milliyetçiliğe nasip olmaz. Diğer yandan askerî ve kahramanca olan her şey gibi bu filmin mesajı da barış ve demokrasi ülküsüne aykırı. Dunkirk muharebesinden birkaç yıl sonra İngilizler Labour’ı iktidara taşımıştı. Film muharebe kadar önemli olmadığı gibi sanat değeri de taşımıyor ama Brexit genel atmosferini iyi aksettirdiğini düşünüyorum. Labour’ın da sessiz katkılarıyla kotarılan Brexit tam teşekküllü yürürlüğe konduğunda iyiye değil kötüye gidişin, milliyetçi bir kapanışın destanını yazacak başka sinemacılar da çıkacaktır.