Anasayfa > Haftalık Yazılar > İnalcık ve Neo-Patrimonia

İnalcık ve Neo-Patrimonia

Polat S. Alpman

03 Ağustos 2017

Türkiye devletin içerisinde bulunduğu krizi anlamaya ve açıklamaya yönelik girişimler, Türkiye’de devletin tarihsel öyküsünü de anlama çabasını beraberinde getirmektedir. Ancak tarih alanının kendi içerisinde oldukça siyasal bir alan olması ve özellikle Türkiye’de egemen ideolojinin bir aracı olarak kullanması bu tartışmaların önünü tıkamakta ve dahası tarihsel soruşturmayı anlamsızlaştırmaktadır. Rahmetli Halil İnalcık bu çatışmanın görece dışında durmaya çalışan ve tarihsel analizlerini ciddi argümanlar eşliğinde sunanların başında gelir.

Şeyh-ül Müverrihîn, yani Tarihçilerin Üstadı olarak anılan İnalcık, Osmanlı alanındaki tarihi araştırmalarını sosyoloji, hukuk, iktisat gibi diğer alanlarla birlikte harmanlayarak icra eden bir tarih yaklaşımını inşa etti. Özellikle devlet bahsinde, Türkiye’deki Marksist tarihçiliğin önde gelen tartışmalarından biri olan Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Huricihan İslamoğlu ve Çağlar Keyder tarafından Osmanlı toplum yapısını açıklamak için bir model olarak sunulurken İnalcık bu yaklaşımı eleştirdi [1] ve Weber’in Osmanlı’ya ilişkin “patrimonyal devlet” yaklaşımını geliştirerek kendi analizlerinin merkez kavramlarından biri haline getirdi.


Latincedeki patrimonium (baba tarafından gelen mülk, miras) kelimesinden türetilen patrimonyal kavramı İnalcık’ın Osmanlı toplum yapısına ilişkin yaklaşımının önemli argümanlarından biridir. Patron kelimesiyle de iltisaklı olan patrimonyal ifadesi ise ıstılahi olarak bütün siyasal ve idari yapının sultanın kişisel egemenliği altında olması olarak tarif edilebilir. İnalcık’a göre Osmanlı patrimonyal bir devletti ve sultan, askeri ve idari organizasyonu kendi kişisel aracı olarak kullanmaktaydı [2]. Ancak İnalcık patrimonyal devleti sadece siyasi bir yönetim biçimi olarak değerlendirmedi. Ekonomiden dine, sanattan kültüre, gündelik yaşamdan sınıfsal ilişkilere kadar bütün toplumsal alanları kuşatarak kendini var eden bir siyasal-toplumsal örgütlenme biçimi olarak tarif etti. 

Örneğin Osmanlı sarayındaki Has-bağçede ‘Ayş u Tarab [3] isimli eserinde şunları ifade eder:

“Saraydaki kul-câriye kullanımı ve işret meclisine ayrıcalıklı halk arasında daima rastlanır, buna karşı halk musikisi, halk oyunları, Karagöz, ortaoyunu da saray eğlenceleri arasında daima icra olunagelmiştir. Bununla beraber teşrifatta, etiket-muâşeret âdabında, yüksek sanatlarda, edebiyatta, divan inşâ üslubunda, giyim kuşamda saray kültürü ayrıcalığını daima korumuştur. Bu biçimde egemen yüksek kültür, kâdir-i mutlak patrimonyal pâdişâh egemenliğinin bir sembol ve ifadesidir. Patrimonyal kültür, saray dışında hayatın her yönünde kendini gösterir.”

İnalcık, Osmanlı patrimonyal devletindeki siyasi otoritenin, sultanın hiçbir aracı kuruma ya da otoriteye hak tanımadığını ve her türlü tasarrufun sultanın onayına bağlı olduğunu ifade eder. Bir başka ifadeyle patrimonyal sultan, “devlet-ülke ve tebaayı babadan kalmış bir mülk (patrimony) gibi algılar ve kendisiyle toprak ve tebaa arasında kendi kontrolü dışında başka hiçbir otorite tanımaz.” Bu nedenle “Osmanlı sultanları; fethettikleri yerlerde yerli feodal güçlere ve kurumlara derhal son vermişler, ya da feodal aileleri kendi tımar sistemi içine alıp eritmiştir.” [4] 


Patrimonyal, merkeziyetçi ve bürokratik bir devlet olan Osmanlı Devleti’nin siyasal mevcudiyetinin ortadan kalkmasıyla birlikte kurulan yeni Cumhuriyet’in toplum ideali, pederşahi ilişkilerin öncelendiği ve meşruiyetin kaynağının sultan/kişi olduğu; dolayısıyla devleti kişinin mülkü olarak gören bu anlayışın yerine; kural-liyakat-yasa üstüne inşa edilen bir memleket inşa etmekti; en azından bir söyleme sahipti. Devleti babasının malı olarak gören patrimonyal otoriterliğin karşısına cumhurun yerleştirilmesi siyasal tarih açısından uzun geçmişe sahip mücadelelerin sonucu olsa da Osmanlı ve devamında Türkiye’nin siyasal gelişim öyküsü kimi zaman gerileyerek, kırılmalarla da olsa ilerleyerek devam etti. Ancak özellikle çok partili hayata geçişle birlikte demokratikleşmesi beklenen Cumhuriyet’in önemli bir mesafe kazanmasına kat etmesine rağmen, önce darbelerle ve daha sonra gelinen noktada bütün bu kazanımların hızla geri çevrilmesi ve geçmişte var olan patrimonyal devletin bir hortlak olarak yeniden vücut bulması, Türkiye’de devlet krizinin derinleşerek artmasına neden oldu.

Bu yeni devlet rejiminin, neo-patrimonyanın, öncekinden önemli farkları olduğunu ifade etmek gerekir. Bunun tarihsel açıdan başlıca nedeni Osmanlı toplumundaki ticari yöntemlerin ve olanakların kapitalist üretim modeline geçişi zorlaştırmasıdır. Osmanlı devletinde sosyal ilişkiler patrimonyal buyurganlık esasına sürdürüldüğü için sosyal ve ekonomik sınırlar katıydı. Bu durum sermayenin ya da servetin biriktirilmesini ve dağıtılmasını prekapitalist sosyal ve ekonomik ilişkiler içerisinde sürdürmeyi zorlamaktaydı.

Cumhuriyet sonrası dönem ise kademeli olarak kapitalistleşmeyi bir devlet meselesi olarak ele aldı ve bütün toplumsal ilişkileri bu dönüşüm çerçevesinde tanzim etmenin olanaklarını aradı. Bu nedenle sınıf hareketlerine yönelik yoğun alerjinin ve fobi düzeyindeki korkuların arkasında, devletin kendini sermaye sınıfının siyaseten temsili, cisimleşmiş hali olarak kavramasının payı var. Özal ile hızlanan ve sonrasında AKP hükümetleriyle birlikte doğrudan ‘vahşi kapitalizm’ klişesinin hakkını veren bu dönüşüm patrimonyal devlet rejiminin hayaletiyle sarmalanarak bugünkü haline erişti. Ancak önemli bir farkla... Pederşahiliğin ruhuna uygun olarak bir zamanlar ‘baba’ olarak adlandırılan devlet, artık ‘patron’a dönüştü. Buradaki patronluğun sadece işverenlikle sınırlı olmadığını belirtmek gerek. Babalıktan patronluğa geçişin kapitalizmin tarihsel gelişimi açısından da bir anlamı var. Kaldı ki; babanın patron olması, patronluğu güçlendirdiği gibi babalığı ortadan kaldırmaz.

Türkiye’de ‘devlet baba’dan ‘patron devlet’e geçiş bir süreç, tamamlanmamış bir süreç ve bu sürecin henüz bitmemiş bir hikayesi var.



[1] Halil İnalcık, From Empire to Republic, Essays on Ottoman and Turkish Social History, İstanbul: The ISIS Press, 1995. Bu kitapta yer alan ve dönemin tartışmaları ile Marksist tarihçiliği eleştirmesi hakkındaki makalesi için bkz. “On the Social Structure of the Ottoman Empire: Paradigms and Research”.

[2] Halil İnalcık, “Comments on “Sultanism”: Max Weber’s Typication of the Ottoman Polity”, Princeton Papers in Near Eastern Studies, edi. C.Issavi – B. Lewis, 1992, s 49-72.

[3] Halil İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, İstanbul: İş Bankası, 2010, s. 11.

[4] Halil İnalcık, Makaleler II, Ankara, 2008, s. 284.