Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Sıradanlık Fantastiktir”

“Sıradanlık Fantastiktir”

Sema Aslan

19 Eylül 2017

Başlıkta sosyal bilimci Sara Ahmed’den alıntılanarak kullanılan lafın aslı şöyle: “Sıradanlık burada fantastiktir.” Nerede değil? Ahmed’in belirli bir ırkçılık söylemini analiz ederken yaptığı saptama, rüya içinde rüya görmeye benzeyen inanılmaz an’ları tarif etmeye de imkân tanıyor. CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, insan hakları savunucularını Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettikten sonra insan hakları savunucularının talep ve cezaevi koşullarına ilişkin değerlendirmelerini aktardığında, böyle anlardan biri vuku buldu: Çakırözer, Cumhuriyet gazetesinin haberine göre “tutuklanmalarda bir gariplik olduğunu” söyledi. Daha evvel de gerçekleşen benzer buluşmalara ve insan hakları savunucularının sözlerine istinaden söylenmiş bu söz, Çakırözer’in ziyaretini haber yapan/yayımlayan kimi gazetelerde haber başlığı olarak da kullanıldı. Tutuklanmanın sıradan bir olaya dönüşmesi zaten fantastik idi; Çakırözer’in sözleriyse, tuhaf bir biçimde ve fantastik hikâyeyi adeta damıtarak, başka bir fantastik etki yaratmış; insan hakları savunucularının tutukluluğu daha ne kadar fantastik olabilir egzersizi gibi–böyle bir şeye hiç niyet etmediyse bile.

Sıradanlığın fantastik olması, belirsiz/beklenmedik bir anda uygunsuz bir açıklıkla karşılaşmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Yine insan hakları savunucularından, tutuklu Peter Steudner’in nezaketi böyle bir açıklık yaratıyor. Dil bilmediğinden, okuyamadığından, cezaevinde sohbet edebileceği kimse olmadığından söz ettikten sonra “ailemle hiç yüz yüze görüşemediğim için iki haftada bir olan telefon hakkımı haftada bire çıkarabilirler mi acaba?” diye soruyor Steudner. O uygunsuz açıklığı bu “acaba” yaratıyor sanki. Çünkü Steudner hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulmakta olduğu gerçeğini düpedüz ihmal eder gibi görünerek; özlem gidermek, zaten yaşlı ve üzüntülü olan ebeveynlerini daha fazla üzmemek, 16 yaşındaki oğlunu ürkütmemek ve (anlaşılır nedenlerdne tedbirli davranma ihtiyacıyla) tehlikeye atmamak gibi makul gerekçeleri, nazik bir soru kalıbıyla dillendirmiş. Böylelikle yaşanmakta olan şeyi ve mekânı, tutukluluk halini ve cezaevini bir manada sarsmış –Steudner da buna besbelli niyet etmemiş olabilir tabii. Yine de duruma uygunsuz bir açıklık katıyor bu tavır; aleni olan karşısındaki hakiki şaşkınlık ve nezaket, biraz uygunsuz kaçar çünkü.

Mezarlığa ya da cenazeye saldırı, Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırının ertesinde yazılan yazılardan, o yazıların referans aldığı geçmiş yaşantılardan anladığımız üzere, sıradanlaşmış, hatta gelenekselleşmiş bir eylem. Bazı insanların ölüsüne de dirisine de yer yok, malum. Yakın örneklerden biri, Suruç katliamında hayatını kaybeden Ece Dinç’in Karacaahmet’teki mezarının, definden bir gün sonra saldırıya uğramasıydı. Bu nedenle saldırının kendisi değilse de mezarlık bekçisinin saldırganları havaya ateş açarak dağıtması, fantastik bir andı. Hâlbuki mezar, tarafsız bir zemin ve hatta insanların eşitlendiği “istirahat mekânı”. İddia edildiğine göre orada ihtilaf olmaz çünkü en nihayet bir gün, hepimiz toprağa karışacağız. Bununla birlikte toprak, çok anlamlı bir kavram ve en azından toprak hususunda ihtilafa düşülebiliyor. En sonunda toprak memleket/mekân/sınır, tarih/gelenek, yaşam/gelecek ve tabii doğa/verim gibi farklı anlamlara kast edebiliyor. Yine de biri topraktan söz ettiğinde, bağlamı anlıyor ve o anda tam olarak hangi anlama işaret etmek istendiğini biliyoruz. Tıpkı mezarlıktaki boş çukura ve kenara yığılı toprağın üzerine bırakılmış kazmaya bakınca, az evvel yaşanmış olanı bilebildiğimiz gibi: Fotoğraftaki boş mezarda az önce bir cenaze vardı, şimdi yok. Başka bir deyişle, fotoğraf az önce orada olmuş olanı gösteriyor; şimdi, çekildiği anda olanı, yani boşlukla sabit mezarı değil, boşaltılmış mezarı, hiç görmesek de taşınmış cenazeyi gösteriyor. Olmayanı görmek, bir başka rüyamsı an değil mi?