Anasayfa > Haftalık Yazılar > Bağımsızlık ve Devletlilik İkileminde Katalonya

Bağımsızlık ve Devletlilik İkileminde Katalonya

Ela Bilgen

14 Ekim 2017

İspanya, 1939-1975 arasını kapsayan uzun bir askeri diktatörlük döneminin ardından kansız, çatışmasız, temiz bir demokrasiye geçiş süreci gerçekleştirebilmiş olmakla övünür. Bunu da büyük ölçüde 1978 Anayasası’na borçludur. Anayasa’yla devletin merkezi yapısı bozulmadan, ülke 17 özerk bölge ve 2 özerk şehre ayrılmış, nispeten güçlü olan Galiçya, Bask ve Katalonya bölgelerine diğerlerinden daha fazla özerklik yetkisi tanınmış ve böylelikle General Franco’nun ölümüyle oluşan geçici iktidar boşluğunda belki de daha fazlasının (örneğin federalizmin) talep edilmesi ihtimalinin de önüne geçilmiştir.

Ayrıca 1978 Anayasası’yla tanınan özerklik yetkileri, merkezi hükümete uluslararası alanda da özgürlükçü ve demokratik devlet payesini kazandırmış, Madrid uzun yıllar bu politikanın meyvesini toplamıştır. 1977’de Avrupa Konseyi, 1982’de NATO ve 1986’da da Avrupa Birliği üyeliğiyle gelen uluslararası kabul bu meyvelerden sayılabilir.

Oysa oldukça tartışmalı bir uluslararası hukuk ilkesi olan self determinasyon (ya da halkların kendi kaderini belirleme) hakkı açısından değerlendirildiğinde, Madrid’in incelikli bir politikayla halklara hak ettiklerini değil, merkezden denetleyebileceği kadarını vermiş olduğu ortaya çıkmakta. Zira bugün Katalonya’nın bağımsızlığı için öne sürülen ama çokça zayıf bir tez olan self determinasyon ilkesi, 1970’lerin sonunda güçlü bir şekilde talep edilebileceği koşullara sahipti.

Self determinasyon modern bir kavram olarak ilk kez 1789’da kullanıldı. Uluslararası hukuk tarafından sahiplenilmesiyse II. Dünya Savaşı’ndan sonra oldu. [1] Bu hak bir yandan halkların kendi yönetim biçimini seçebilmesini, diğer yandan da bağımsız bir devlet kurmayı ya da başka bir devlete bağlı olmayı seçebilmesini içerir. Bağımsız bir devlet oluşturmak içinse kural olarak sömürge altında yaşıyor olmak gerekir. Ancak sömürgeler için olduğu kadar kesin biçimde kabul görmüş olmasa da tüm toplumun temsil edilmediği ve demokratik ifadeye olanak tanımayan devletlerin halklarının da self determinasyon hakkına sahip olduğu genel olarak kabul görmekte. [2] Bu açıdan Franco rejiminin baskısı altında siyasal karar alma süreçlerinden dışlanan, temel haklarından mahrum bırakılan ve hatta kendi dilinde konuşması yasaklanan İspanya toplumlarının 1970’lerde self determinasyon koşullarını sağlamadığını iddia etmek zordu.

Bugün artık 1978 Anayasası’nın kazanımları söz konusu toplumlara yetmiyor. Ancak 38 yıllık “özgürlük döneminin” ardından self determinasyona hakları olduğunu, uluslararası sistemin liberallerine kabul ettirmelerinin de bir yolu yok. 1 Ekim’de Katalonya’da yapılan bağımsızlık referandumunun ardından gelişen süreç de bunu doğrular nitelikte.

Eşitsizliğin İlacı Milliyetçilik

Katalonya’nın bir özerk bölge olarak kuruluşu 1979’da kabul edilen özerklik statüsüne dayanıyor. Bu tarihten 2003’e kadar da bölgeyi Convergència i Unió (CiU - Uyum ve Birlik) partilerinin oluşturduğu sağ koalisyon yönetti. CiU, Madrid’deki hem sağ hem sol partilere iktidar yolunda verdiği destekle kendini istikrarın olmazsa olmazı olarak konumladı.[3] Böylece ülkenin erken sanayileşmiş bölgesi olarak sahip olduğu tecrübeleri, demokrasi döneminde de küresel ekonomiye entegre olmak için kullandı. Bu süreçte hem ülke içindeki yoksul bölgelerden, hem de Kuzey Afrika ve Latin Amerika’daki eski sömürgelerden yoğun biçimde göç aldı. Göçmenlerin Katalan toplumuna entegrasyonu için sağladığı sağlık ve eğitim hizmeti gibi sosyal haklarla da takdir topladı. Üstelik çelik, tekstil ve kimya sanayilerinde ihtiyaç duyduğu işgücünü elde ederek, sunduğu hizmetlerin karşılığını fazlasıyla almış olmasına rağmen, bunları merkezi vergi politikalarına karşı da bir koz olarak kullandı. [4] Göçmenler sayesinde merkezin vergi gelirlerinin arttığı ama buna karşılık göçmenlere sunulan hizmetlerin yükünün Katalonya’da olduğu eleştirisi, merkezî hükümetle Katalan yönetimi arasındaki temel anlaşmazlık noktasını oluşturdu.

Böyle bir ortamda Katalan yönetiminin vergi konusundaki yetkilerinin genişletilmesi başta olmak üzere 1979 Statüsü’nde bir dizi değişiklik yapılması gerektiği dile getirilmeye başladı. Hem Madrid’de hem de Katalonya’da sol partilerin iktidarda olmasının da etkisiyle 2006’da yeni bir özerklik statüsü kabul edildi. Bugün yapılan bağımsızlık tartışmalarını başlatan da bir ölçüde bu oldu. Zira 2006’daki referandumda, düşük bir katılımla da olsa kabul edilen yeni statü Katalanların bir ulus olduğunu söylemekte ve vergiyle ilgili yetkileri arttırmaktaydı. Ancak 2010’daki Anayasa Mahkemesi kararıyla bu ikisi de dâhil Statü’de öngörülen hakların bir kısmını geçersiz sayıldı. Bu durumsa Katalan kamuoyunda Madrid hükümetine duyulan öfkenin artmasına neden oldu. Bu aşamadan itibaren Katalonya seçimlerinin başlıca gündemi bağımsızlık oldu ve sonraki iki seçimde (2012 ve 2015 seçimlerinde) yarışan partiler için işsizliğin giderilmesi, ekonomik krizin hasarlarının telafisi, sosyal refahın arttırılması gibi vaatler parti programlarının arka sayfalarına itildi.

2015’te programlarındaki derin farklılıklara rağmen bir koalisyonla iktidara gelen Junts pel Sí (Evet için Birlikte) oluşumu ve Candidatura d’Unitat Popular (CUP – Halk Birliği Adaylığı) partisinin bağımsızlık ilanından başka ortaklaşa gerçekleştirebileceği bir faaliyet yoktu. Beraber hazırladıkları “Geçiş Düzeni ve Katalan Cumhuriyeti’nin Kurulması Yasası” Eylül başında Katalan meclisinde onaylandı. Yasayla, 1 Ekim’de referandum yapılarak Katalanlara, Katalonya Cumhuriyeti’nin kurulmasını isteyip istemediklerinin sorulması öngörülüyordu. Ayrıca “evet” çıkması hâlinde iki gün içinde de ayrılık kararının açıklanması gerekiyordu.

Referandumda, düşük katılım yine göz ardı edilirse, beklenen oldu ve %90 oranında “evet” oyu çıktı. Ancak Katalonya Başkanı Carles Puigdemont geçtiğimiz günlerde mecliste yaptığı konuşmada Madrid’le görüşmeden, bağımsızlık ilan etmemek gerektiğini belirterek meclisten, bağımsızlık ilanıyla ilgili süreci askıya alasını istedi. Bu kararda elbette, Katalonya’nın bağımsızlık iddiasını desteklemeyen AB’nin ve Barcelona’daki merkezlerini Madrid’e taşıyacaklarını açıklayan şirketlerle bankaların etkisi büyük.

Ama uluslararası siyasete hâkim olanlarca hepimize bağımsızlık diye sunulan devletlilik, yönetenlerden farklı biçimde, tahakkümden kurtulmayı ve eşitlik içinde yaşamayı içeren bir bağımsızlık talebindeki yönetilenlerin ihtiyaçlarını zaten karşılamıyor. Üstelik yönetenlerin dilindeki bağımsızlık, bizatihi devletin doğurduğu tahakküm ilişkilerinin de üstünün örtülmesine yarıyor.

24 yıl boyunca bölgede iktidarı elinde tutmuş olan Convergència i Unió’nun Convergència’sı, Junts pel Sí’nin parçası olarak hâlâ yönetimde. 2008 kriziyle katlanan ekonomik gerileme nedeniyle kaybettiği gücü, bağımsızlık söylemine sarılarak telafi etmeye çalışıyor. Krizden etkilenen insanların gözünde, meşruiyetini milliyetçilik kozuyla sürdürme telaşında. Fakat hem 2015 Katalonya seçimlerinde bir çoğunluk hükümetinin kurulamamış olması, hem de bağımsızlık referandumlarına katılımın çok düşük oluşu, kamuoyunu buna ikna edemediğini gösteriyor. Aynı şekilde Madrid cephesinde de Başbakan Mariano Rajoy zayıflayan iktidarını Katalanlara karşı politikasını sertleştirerek gidermeye çalışmakta. Nisan’da silah bırakan ETA’ya karşı nasıl küçümser bir tavır içine girmişse, şimdi de müzakere arayışı içindeki Katalan yönetimini özerkliği tamamen ortadan kaldırmakla tehdit ediyor. Rajoy’un 2015 ve 2016 seçimlerinde partisinin oylarını giderek düşürdüğü ve kurduğu azınlık hükümetinin hâlihazırda pamuk ipliğine bağlı olduğu göz önüne alındığında tıpkı Katalan muhatapları gibi eski milliyetçilikten başka silahı da kalmamış görünüyor.


[1] Baskın Oran iç ve dış self determinasyon ayrımı yapmaktadır. Kavramın iç anlamı siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemini seçebilmeyi ifade eder ve ilk ünlü örneğini 1789 Fransız Devrimi oluşturur. Self determinasyon terimi dış anlamını ise Dünya Savaşlarının sonrasında kazanmış, uluslararası belgelere ilk girişi BM Antlaşması’yla olmuş ve bu aşamadan sonra da sömürgelerin bağımsızlaşması anlamında kullanılmaya başlamıştır. Bkz. Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası Cilt 1: 1919-1980, 11. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s.594.

[2] Bkz. Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, 3. Baskı, Ankara, Turhan Kitabevi, 2005, s.141-143.

[3] Ahmet İnsel, “Çoğul Avrupa Hedefi ve Üniter Devlet Sorunu”, Birikim, Sayı: 202, Şubat 2006, <http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/6170/cogul-avrupa-hedefi-ve-uniter-devlet-sorunu#_ftn4>.

[4] Elçin Aktoprak, özerklik statüsünün genişletilmesi taleplerinin en önemlilerini göç ve vergilerle ilgili düzenlemelerin oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Bkz. Elçin Aktoprak, “Ulus-Devletin Dönüşümünde İspanya Modeli ve Katalonya Örneği”, Dipnot, Sayı: 6, 2011, s. 21-45.