Anasayfa > Haftalık Yazılar > Oedipus Karmaşası (VI): İnsan Eksiktir

Oedipus Karmaşası (VI): İnsan Eksiktir

Erdoğan Özmen

10 Ocak 2018

“Niçin “cemaat”? sorusunu Bataille için tekrarlıyorum: Cevap yeterince açık bir şekilde verilmiştir: “Her varlığın temelinde bir yetersizlik ilkesi vardır…” (eksiklik ilkesi). Bu bir ilkedir, buna iyi dikkat edelim, bir varlığın imkanına hükmeden ve bu imkanı düzenleyen ilke budur.”[1] 

İnsanlığın en temel varoluşsal açmazı, insanın eksik bir varlık olarak ortaya çıkmasıdır belki de. Ama insanın her seferinde olağanüstü başlangıçlar yapmasının, umutla doğrulup yeniden başlamasının, o zamana değin hiç akledilmemiş yollar bulmasının, var olan gerçekliğin kısıtlama ve reddedişlerini hükümsüz kılarak umulmadık çareler yaratmasının gerisinde de aynı “açmaz” yok mudur?[2]  Ya da, bizden birinin bütün insanlığı gururlandıran ve içimizi iyilik ve teşekkür duygularıyla genişleten bir cesaret ve kararlılıkla, hayallerindeki sonsuz gök kubbeyi yüce bir aşkla ve hepimiz için yontup durma ısrarıyla, önümüzde yepyeni ufuklar açan benzersiz bir yaratıcılıkla bambaşka bir yöne sapmasının gerisinde? Tutkulu varoluşumuzu, özümüzdeki nihai çekirdeğin arzu olmasını da aynı ilkeye borçlu değil miyiz? Çünkü aslında, sonsuz bir nesneler yelpazesini kat edip durmak ve bu yüzden de imkansızı istemek demek olan arzu, en temelde eksiklikle olan ilişki, varlığın bir eksikliğidir (a lack-of-being). 

Öteki insanlara mutlak anlamda bağımlı olmak, ruhsal ve biyolojik varoluşumuz için en temel koşuldur. Öteki, hayatı bir armağana dönüştürür. Öteki sayesinde armağan olarak bir hayata kavuşuruz. Sevgi bağının ilk bağ (bağ kurmaktır çünkü sevgi), içimizde yerleşen ilk duygunun sevgi/şükran duygusu olması bundandır. Ilık, ışıklı, kokulu bahçelerin dinginliğini andıran bir şey vardır, en önce sevgiyi öğrenme biçimimizde. Ötekine bağlanmadan ve tabi olmadan var olamayız. Toplumsal/simgesel düzende belirli bir yeri olan, bir yer tutan, kendine bir yer açarak oraya yerleşen bir özne olmamız bir tabi olma sürecinden geçerek, pasif bir biçimde boyun eğerek ve/ya itaat ederek mümkün olabilir ancak. 

İnsan en baştan itibaren belirli talepleri olan, demek o talepleri ötekine yönelten bir özne olarak var olur. Hayatta kalma, doyurulma, düşmemek için tutulma çağrıları/talepleri için ötekinin varlığına, orada bulunmasına muhtacızdır. Kimliğimizin en derin katmanında, tek başına hiçbir şeyin üstesinden gelemediğimiz uzun muhtaçlık/bağımlılık zamanlarını kat etmiş olmak vardır demek ki. Başka türlü de söylenebilir: Konuşan varlık, başlangıçtan itibaren yalnızca biyolojik bir meseleyle sınırlı olmayan bir savunmasızlık durumuyla karşı karşıya kalır. Kolu kanadı kırık olmak tam olarak budur. Ötekiyle (ilk öteki genellikle annedir) ilişki ve o ilişki içinde gelişen kimliğimiz, daha sonraki bütün ötekilerle kuracağımız ilişkilerin biçimini ve zeminini belirleyecektir. İnsanın gelişimi, bedenin içinde ortaya çıkan dürtüsel uyarımın ve buna eşlik eden yoğun acı/gerilim yaşantısının çözümü için ötekine yöneltilen taleple başlar. Öteki, çocuğa dönerek, yönelerek, eğilerek, konuşarak öncelikle sözkonusu bu kökensel dürtü uyarımını temsil etmeye ve simgeselleştirmeye çalışır. Müthiş bir jesttir bu: “Çocuğun ihtiyaçlarını yalnız anneler bilir. Onu kollarının gizemine almayı yalnızca onlar bilirler. Sonsuz düşünce onları çocuğa doğru yöneltir, aralıksızca. Bedenin bakımına özen gösterirler ve sözün de. ...hiçbir aşk aydınlık bakımından onları çocuğa yönelten sevgiye yaklaşamaz.”[3] İlk eksiklik burada ortaya çıkar. Çünkü sözkonusu dürtü uyarımının temsili/simgeselleştirmesi – özenli ve dikkatli tüm çabaya rağmen- daima başarısız kalacaktır. Simgeselleştirme/temsil çabasında ve buna bağlı olarak talepte dile geldiği varsayılarak sunulan (ihtiyacı gidereceği düşünülen) nesnenin gerisinde bir tür kayıp/eksik –bir hayal kırıklığı izi, bir damga– daima ısrar edecektir.   

O halde eksik varoluş bizatihi ötekine yapılmış bir çağrıdır: “Hiç kuşkusuz, yetersizlik, konumuyla beni tehlikeye atmaya muktedir tek şey olan bir başkasına (veya ötekine) daima maruz kalma demek olan anlaşmazlığa –bu anlaşmazlık benden kaynaklansa bile- çağrı yapar.”[4] Ne kadar paradoksal görünse de, varlığın kalbinde –deyim yerindeyse- bir fazlalık, bir pozitiflik boyutu açan da aynı eksikliktir. İnsanı huzursuz bir varlık yapan –üretken, yapıcı bir huzursuzluktur bu–, kendi varoluşunu sürekli olarak sorun etmesine; varoluşuna ilişkin sonu gelmez sorularla kendini ve ötekini bunaltmasına yol açan bir eksiklik. Tam bir doluluk, eksiksizlik durumunda, herhangi bir soruya, arayışa ya da meraka da yer yoktur çünkü. 

Özne için felç edici bir duygu hali olan kaygının (anksiyete) kaynağının eksiklik deneyiminin yokluğuyla, eksiğin eksikliğiyle ilişkili olmasını da, aynı bağlamda düşünmeliyiz demek ki. Lacancı teoriye göre anksiyete doğuran şey, eksiğin bulunması gereken yerde belli bir nesnenin bulunması, eksik ihtimalinin ortada kalkması, annenin sürekli mevcudiyeti, daima çocuğun hemen arkasında bulunmasıdır. Anksiyete boğucu, ketleyici bu atmosferin ürünüdür. 

Demek bebeğin, tam bir çaresizlik ve saf ihtiyaç durumu içindeki bu müstakbel- öznenin –ağlayarak, feryat ederek- ihtiyaçlarını dile getirmesi, bunu bir talebe dönüştürmesi karşısında anne-Öteki, orada mevcut olmasının ve sözkonusu talebi yorumlayarak yanıt vermesinin (Ötekinin orada bulunmaması ya da yanıt vermemesi ve bunun kronik bir hal alması belki de esaslı bir saplanma ve gerileme (fiksasyon-regresyon) noktası olarak temel travmatik durumu yaratır; yani, Ötekinin yanıtının ve dolayısıyla anlamın/temsilin ilk yokluğu olarak temel travma), ve ama bu yanıtın/yorumun dürtüsel uyarımla tam olarak örtüşmemesinin anlam ve sonuçları çok boyutludur: Öncelikle özne ile bedeni (bedenden kaynaklanan dürtüsel uyarım) arasına dil dolayımı yerleşir. Özne ile içsel uyarım arasındaki ilişkinin yerine özne ile öteki arasındaki ilişki geçer. Böylece, duyguları/duygulanımları düzenlemenin imkanını/aracını sağlayan dil sayesinde ötekine pasif biçimde bağımlı olmaktan çıkarak özerk ve aktif bir varoluşa doğru ilk alıştırmaları yapmak üzere ayrıcalıklı bir alana kavuşmuş oluruz. Diğer yandan, anne-Ötekinin bunu bir açlık olarak yorumlaması ve memesini uzatması halinde örneğin, “Bu edim, annenin bedeninin bir parçasını onun –annenin– arzusunun gösterenine dönüştürür.” [5]

Bu aynı zamanda, söz konusu proto-öznenin kendi kimliğini edinme sürecidir. Öteki ile ilişki ve temasların tamamı beden üzerinden, bedenin bakımı, uyarımları, gerilimleri meselesi üzerinden gerçekleşir. Anne-Öteki –kendinin de tabi olduğu kültürün ve dilin belirlemesiyle- kendi arzusunu çocuğun belirli beden kısımlarına ve işlevlerine yöneltir/yatırır. İşte bu -deyim yerindeyse- işaretleme, ‘baştan çıkarma’ ve disiplin altına alma pratikleri çocuğun bedeninin kaderini, hangi olgunlaşma süreçlerinden geçerek biyolojik bir beden olmaktan çıkıp –kendine yabancılaşıp- erojen bir beden halinde zuhur edeceğini belirleyecektir. “Freud ve Lacan’ın bundan uzun yıllar önce düşündüğü gibi, insan vücuduna dair algının anatomiyle bir ilgisi yoktur ve aslında hepten dille, fantazilerle ve bilinçdışıyla ilgilidir.”[6] Ötekinin gösterenleri tarafından belirlenen bu erojen (ve kaçınılmaz olarak fantazmatik) bedenin kuruluşu/ortaya çıkışı esnasında geride kalan/düşen/kaybolan şeydir eksik. “Belki kaybedilmiş, belki de henüz bulunacak başka bir şeyin de var olduğunun hatırlatıcısı.”[7]

Freud ve Lacan eksiği farklı biçimlerde düşünür. Rüyaların Yorumu (1900) adlı eserinde Freud, rüyanın merkezinden, analiz edilemez ve söze dökülemez, dolayısıyla dil-öncesine ait/dilsel-olmayan bir merkezden söz eder. Ona göre rüyanın bilinmeyene doğru uzandığı noktadır bu, varlığımızın çekirdeği: Ancak yegane eksikle –yani kastrasyonla, ve dolayısıyla ödipal yapıyla- ilişkisi içinde düşünmemiz gereken bir çekirdek. Lacan ise eksiği iki zamanlı, iki katlı olarak ele alır: Çocuğun bedenden kaynaklanan dürtüsel uyarımı/acıyı bir talep biçiminde –çığlıkla- Ötekine iletmesi karşısında, Ötekinin cevabının, cari doyumun daima yetersiz kalması, hüsranla sonuçlanması ve esasen Oidipus-öncesi (pre-oedipal) dönemle ilişkili bu kökensel kaybın daha sonra, ödipal yapının terimleri bağlamında geriye dönüşlü olarak bir kere daha gözden geçirilmesi, yeni ve güncel bir eksik olarak kaydedilmesi.

Yeri gelmişken bir de, öznenin eksiğini, insan yavrusunun erken –prematür- doğumu, doğum travması, rahimden kopma/düşme, annenin bedeninden ayrılma, uzun çaresizlik ve yetersizlik dönemi gibi statik bir töze/maddiliğe sahip bir şey olarak –kusurlu bir biçimde demek ki-tasavvur etmemizin gerisinde de, bedenimize kaydolmuş/yazılmış bu en temel özelliğe/yarığa yaklaşma çabası olduğunu not edelim.

Bir ucuyla da günümüzün tüketim toplumuna bağlanmıyor mu eksik (ve arzu) meselesi? Zamanımızın yüzeyini çoktan işgal etmiş tüm o fena insanlık halleri; aç gözlülük, doymak bilmezlik, arsızlık, gösterişçilik, yırtıcılık, bireycilik, yok edici rekabet filan bir yönüyle de eksik ve arzulu varlığımızın vahşice kurcalanması ve maniple edilmesiyle içine düşürüldüğümüz zavallılığın belirtileri değil midir? Arzu ve eksik hiçbir zaman nihai olarak tatmin edilebilir statüde değilken, tüm ışıltısıyla önümüzde duran bu bolluk ve çeşitlilik pazarında kendimizi tam olarak tatmin etmenin bir yolunu hâlâ bulamamışsak kabahati kendi salaklığımızda ve yetersizliğimizde aramamız gerektiğini, bu pis yanılsamayı başımıza kakıp duran üçkağıtçı ve ahlaksız bir rejimin adı değil midir kapitalizm? 

Haddimi aşmayı göze alarak söylersem; müşterek varoluşumuza, göz kamaştırıcı bir ışık patlarmış gibi en olmadık zamanlarda kendini duyuran yaşama sevincinin sebeb-i hikmeti ortak insaniyet zeminine yaslanmadan kendini ileri süremeyecek olan bir ahlakın, komünizm ahlakının temelleneceği yerdir burası: Nihai bir mutluluk ve tatmin vaadi sunan her nesnenin, ancak bir ortaklık alanının ufkunda, yapısal olarak belirlenmiş bir eksiklik arka-planında ortaya çıkabileceğini, dolayısıyla ancak bir ortaklığın konusu olabileceğini baştan teslim eden bir ahlak. Alçakgönüllülüğün, kardeşliğin, eşitliğin ahlakı.



[1] Maurice Blanchot, İtiraf Edilemeyen Cemaat, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı, 1997, s. 14.

[2] “Başlangıçlardan” söz etmişken Tanıl Bora’nın bu sitedeki 3 Ocak 2018 tarihli “Başlamak” yazısını –kendime de– hatırlatarak…

[3] C. Bobin, Eksik Parça, Çev. I. Yüce, Monokl, 2012, s. 12-3.

[4] Blanchot, a.g.e., s. 18.

[5] N.A. Braunstein, The Cambridge Companion to Lacan, Cambridge Uni.Press, 2003, s. 109.

[6] R. Salecl, Kaygı Üzerine, çev. B .E. Aksoy, Metis, 2013, s. 52.

[7] B. Fink, The Lacanian Subject: Between Language and Jouissance, Princeton Uni. Press, 1997, s. 94.