Anasayfa > Haftalık Yazılar > Bayan Brown, Ejderhalar, Ütopyalar (1)

Bayan Brown, Ejderhalar, Ütopyalar (1)

Aksu Bora

26 Şubat 2018

“Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye soran, muhatabı ağabeyinin çiftliğindeki böcek salgınlarını uzun uzadıya anlatırken küçük beyaz mendilini çıkarıp sessiz sedasız ağlayan Bayan Brown, kendisinin bir metnin edebiyattan sayılıp sayılmayacağının ölçütü olacağını bilse, şaşkınlık ve mahcubiyetle pembeleşirdi herhalde. 

Virginia Woolf’un bütün romanların “karşınızda oturan bir yaşlı hanımla”, yani karakterle başladığını, romanın karakteri ifade etmek için var olduğuna ilişkin sözlerine Le Guin şu soruyla devam ediyor: “Bir bilimkurgu yazarı Bayan Brown’ın karşısına oturabilir mi?” Bunun yalnızca bilimkurgunun edebiyattan sayılıp sayılmayacağına ilişkin bir soru olduğunu sanmıyorum. Bu, akıllı telefonlar dünyasında yaşlı hanımlara yer olup olmadığıyla ilgili bir soru da aynı zamanda. Feminist ütopyaların nasıl şeyler olabileceğiyle ilgili.

Ursula Le Guin’in en sevdiğim kitabından, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar’dan (1999, Metis Yayınları) bir bölüm : “Bilimkurgu ve Bayan Brown”. Le Guin bu kitapta kendi yazarlık yolculuğundan bahsediyor, yazar olmanın neye benzediğinden, “kadın yazar”lıktan, mutfak masalarından, ejderhalardan, bir kahraman olarak şişeden. (Öyle ya, doğaya hükmetmeyi kafaya koymuş bile olsanız, yulaf tanelerini içine dolduracağınız bir kap lazım size, “bir yaprak boş bir kabak bir deniz kabuğu ağ çanta çuval torba şişe çanak kutu kap. Tutacak bir şey. Doldurulacak bir şey.”) Bunu yaparken ama, yazar olmanın neye benzediğini anlatırken yani, dünyada olmanın neye benzediğini de anlatıyor. Dünyanın yükünü kapının dışında bırakıp yalnızlığı içinde yaratıcılık sancıları çeken büyük yazarların çalışma odalarından değil de kurabiye ve ilgi isteyen şahıslarla, mutfak masasıyla, ocakla, ödenecek faturalarla çevrili dünyadan, öyle bir dünyada olmaktan. Bütün bunlara rağmen değil, onlarla birlikte yazmaktan. Böylece insan (kadın) dünyanın çamuruna batar, gündeliğin girdabına kapılır. Dünyanın yükünü sırtlar. Güçlü kollarıyla koca küreyi kaldıran Atlas’ın yaptığı gibi değil de işte, meşe ağaçları, tırtıllar, kurabiyeler… Pek kahramanca değil.

O halde, şunu da sormalıyız: Dünyanın çamurundan öteyi görebilmek, uzağa gidebilmek için o çamurun dışına çıkmak gerekmez mi? O yükü sırtından atmak? (muhtemelen yük taşımaya daha uygun birine doğru?)“Eseri için Tanrı’yla boğuşan” Joseph Conrad’ın yaptığı gibi? Ya da şunu: Kahraman olmayanın ütopyası olabilir mi? 

Ütopyayı politik eylemimizin kutup yıldızı gibi düşünürsek, evet. Yapıp ettiğimiz şeyleri değerlendirebileceğimiz, doğruyla yanlışı ayırabilmemizi sağlayan ufuk olarak. Ki böyle bir ufuk olmadan politik eylem mümkün değildir. Çünkü zamanı tarihsel kılacak olan, eylemimizin yönelimidir. Bir gelecek tasavvuruna doğru. İhtiyaçların karşılanması yahut temsil türünden problemler, politikayı teknik bir uğraş haline getirerek politik içeriğinden arındırır, ona politika niteliğini veren, bir ütopyayla bağının olmasıdır.

Bütün varoluşları, yapıp ettikleri, bedenleri, çocukları, mutfak masaları ve kurabiyeleriyle kadınların tarihin dışına itildikleri o kadar çok söylendi ki, bunun gerçek olduğuna neredeyse inanacağız. Dönüp duran o durağan, tekdüze hayat. O değişmez dünya. Çocukların doğurulması, büyütülmesi, kurabiyelerin pişirilmesi, faturaların ödenmesi, bulaşıkların yıkanması… Dön dur. Tarih bunun neresinde? Ütopya mı?!

Neyse ki, feministler sadece yaşadıkları dünyanın kötülüklerini sayıp dökmekle kalmadılar, bu kötülüklerin olmadığı bir dünyanın neye benzeyebileceğine ilişkin imgeler de sundular bize. Ki yönümüzü bulabilelim. Kadınlar Ülkesi, Zamanın Kıyısındaki Kadın, Mülksüzler… olmasa halimiz ne olurdu?

O imgeler günün birinde, uzak bir gelecekte, kim bilir kaç hayat, kaç kuşak sonra gerçekleşebilecek güzel bir dünyanın hayalini sunmuyor bize; içinde yaşadığımız dünyayı, kendimizi, yapıp ettiklerimizi anlamanın araçlarını veriyor. Biz o imgelerin ışığını kullanabildiğimizde, kullanabildiğimiz kadar, gündeliğin girdabından korkmayabiliyoruz. Dünyanın çamurundan. (Atlas bırakın çamuru, tere bile batmamıştı, kahraman diye ona derim ben!)

“Norveç’teki Svalbard Küresel Tohum Deposu’nda dünyanın sonundaki kıtlık için önlemlerin alındığı rasyonel dünyada, tüm bunlardan habersiz bir kadın, belki de annesinden gördüğü gibi, karaköprü hıyarının tohumlarını bohçasında saklamış. Kadın öldükten sekiz yıl sonra, kızı annesinin bohçasına bakarken tohumları bulmuş ve türü tükenmiş hıyar yeniden canlandırılmış. Bu dünyadan giderken bohçasında yaşam tohumu bırakan, insanın kıyıcılığına karşı doğanın bereketinde medet arayan yaşlı kadının aklı da dünyanın sonunu milim milim hesaplayan adamakıllı büyük dünyaya başkaldıran bir ütopya olarak niye anılmasın?!” (“Ara Sıra Yaşama Umudu”; Özge Kelekçi, Nihan Bozok, Meral Akbaş, Ütopyalar: Politikayla Arzunun Kesiştiği Yer içinde, Mart ayında yayınlanacak. İletişim Yayınları.) Niye anılmasın? Tarihin içine yerleşmek için tohumdan daha iyi bir araç biliyor musunuz?

Dünyanın fiziksel varlığının tehdit altında olduğu bir zamanda, tohumları saklamak, dereleri zaptetmeye gelen termikçilere kafa tutmak, zabıtaların kestikleri ağacı sırtlayıp belediye başkanının kapısına dayanmak az şey mi? Bunları yapan kadınların ütopyalarının olmadığını söyleyebilir misiniz?

Yine de o soru, akıllı telefonların dünyasında yaşlı hanımlara yer olup olmadığı sorusu orada öylece duruyor. Feminist ütopya hep ve her durumda “pastoral” bir imgeyle mi düşünülmeli? Sadece bununla?